Bülent Uran ile Holotropik Nefes

Standard
Bülent Uran ile Holotropik Nefes

Bir Bülent Uran kampından daha ayrılıp evime dönmüş bulunuyorum. Bu sefer mağarada holotropik nefes çalışması yaptık. Daha çok doğum anımızı tekrar yaşamak ve doğum travmalarını temizlemek niyeti ile organize edilmiş üç günlük bir çalışmaydı. Neyi temizledim tam olarak bilmiyorum ancak kendimi hafiflemiş ve dönüşmüş hissediyorum detayları az sonra anlatacağım☺️ Bu arada son iki Bülent Uran kampının da sonunda kundalininin uyanışını ve bu enerjinin bedenimde çakralar boyu yukarı çıkarak tepemden akıp evrene karışmasını deneyimledim. Çok acayip bir şeydi! Daha fazlasını yaşamak için sabırsızlanıyorum☺️
İlk günden başlarsak gece geç kampa varıp sadece üç-dört saat uyuduktan sonra İnlice’nin muhteşem doğasında sahile yürüyüş ve sahilde yoga sonrası kendime geldim. Bu arada hisleri yoğunlaştırmak ve daha yoğun bir arınma sağlamak için üç gün boyunca oruç tutmaya karar verdim. 42 saat sıfır yemek sıfır su, 72 saat de hiç yemeden sadece son sekiz saat biraz incir yiyerek fena sayılamayacak bir oruç tuttum. Oruç hafiflemeye ve hislerin güçlenmesine yardımcı oluyor. Şöyle ki 32 saati aç ve susuz geçirdikten sonra enseme değen rüzgarın tenimi okşayışını hissedebilecek kadar andaydım:) Harika bir his🙏 bu aralar detokslara ve şifa oruçlarına merak sardım. Eylül’de veya Ekim’de Bülent ile bir detoks kampı yapacağız inşallah. Ben de elimden geldiğince deneyimlediklerimi paylaşacağım.
Neyse dönelim nefes kampımıza. Yoga ve yüzme dönüşü biraz konuya giriş yaptı Bülent. İşin bilimsel yönünü anlattı biraz. Jung’un bir felsefesini esas alan doğumun dört aşamasından bahsetti. Dikkatle dinledim ama detaylar aklımda değil valla notlarımı da kaybettim. İşin bilimsel yönü artık beni pek ilgilendirmiyor sadece deneyimliyorum☺️Şifalanayım yeter ne yaptığımı ve nasıl yaptığımı anlamasam da olur. Neyse olayın mantığını anladıktan sonra ertesi gün yogamızı yaptık, eşlerimizi seçtik ve çıktık Göcek dağlarındaki mağaramıza:) holotropik nefeste ikili gruplar halinde çalışılıyor, birisi çalışma yaparken diğer kişi ona mukayyet oluyor. Transtayken veya yoğun duygu akıtırken yardıma ihtiyacı olabiliyor insanın. 

Gelelim benim ne deneyimlediğime, anlatması çok kolay değil ama deneyeceğim. Yere uzandım, gözlerimi kapattım ve hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladım. Birkaç dakika sonra omuzlarımı sırtımı yoğun bir sancı kapladı. Öyle zamanlarda tempolu nefes alıp vermeye devam etmek gerekiyor. Başınızdaki arkadaşın bir görevi de size sürekli nefes almayı hatırlatmak. Sonra nasıl olduysa sancı hafifledi ve bedenim hareketlendi. Neler yapmadı neler. Kolları havada sallamalar, titremeler, ayağa kalkıp zıplamalar, boks hareketleri, duvarı tekmelemeler, kahkahalar, göz yaşları, mağarada bulduğum ağır bir taşı kalbime bastırmalar, cenin pozisyonuna girmek ve daha birçok acayip hareket. Yaklaşık 3-3,5 saat süren bir çalışma ve çıkışta baş döndürücü bir mutluluk:) yaşamla bir olma anı, yükselen bir coşku, neşe ve keyif. Harika bir histi tabiki de:)

Ertesi gün de ben bu sefer nöbet tutan taraftım, orası apayrı bir hikaye:) nöbet tutarken de hafif trans durumları yaşadım. Hatta kopup gitmemek için kendimi zor tuttum. Özellikle ellerim ve kollarım transtaki arkadaşımın bedeninin üzerinde,ona dokunmadan bir sürü el kol hareketi yaptılar. Ben ve Zihni’m sadece seyrettik. Bir tür eski zaman cadıları gibiydim, sanki arkadaşımın enerji bedeninde temizlik yapar gibi bir havadaydım. Çok komiktim☺️Sonra bir süre sakinledim ve çalışma arkadaşım rahat bir dinlenme moduna geçince tekrar transa girdim sanırım biraz hoplama, zıplama, dans üzeri hıçkırmalar, bağırmalar tam da hatırlamıyorum ne yazık ki… Bu ikinci çalışma beni biraz ağırlaştırdı, çıktığımda sanki yaralı gibiydim. Önceki günün hafifliğinin aksine bir ağırlık çöktü üzerime… neyse akşamına karaoke 🎤 yapıp bağıra bağıra şarkı söyleyince geçti, daha doğrusu bu yolla bastırdım sanırım:)

Holotropik nefes çalışması ilginç bir çalışma, ertesi gün düşününce farkında olmadan doğumun dört aşamasından orada geçtiğimi farkettim. Anne karnında huzurlu olduğumuz ilk aşama- bu benim için en keyifli aşamaydı. Sonrasında rahimde kasılmaların başladığı cehenneme de benzetilen evre, ardından dışarı çıkma savaşı verdiğimiz bölüm ve dördüncü olarak dışarıya çıktığımız kurtuluş anı. Son aşama benim için ilk aşama kadar huzurlu değildi. Ben annenin karnında daha huzurluymuşum galiba☺️☺️

Reklamlar

Hayatınıza ve Hislerinize Sahip Çıkın! Antidepresanları bırakın!

Standard
Hayatınıza ve Hislerinize Sahip Çıkın! Antidepresanları bırakın!
Psikolog yazar Azra Kohen’in Pi adlı romanında, Ali ve Bilge’den antidepresanlar üzerine unutulmaz ve çok etkileyici bir diyalog! Lütfen antidepresan kullandığını ve kullandırdığını bildiğiniz herkese okutun.
-Ne düşünüyorsun?
– Neden insanların duygularını antidepresan adını verdikleri zehirlerle uyuşturduğunu…
– Hissetmekten kaçıyorlar. Varoluşunu sistemin monotonluğundan kurtaramadığı için, yaşama motivasyonu yok olan insan, bu motivasyonunu yok oluşunun verdiği acıyı, yaşama isteğinin kaybolmasının yarattığı boşluğu hissetmemek adına duygularını sindirmeyi tercih ediyor.
– Yaşarken ölüyorlar. Acımıyor, hissetmiyor, gelişmiyor, değişmiyor ve bu ilaçlarla yaşarken ölüyorlar.
– Bu antidepresanların beyinde nasıl işlediğini biliyor musun?
– Düşünceleri oluşturan elektrik akımı yavaşlıyor önce, sonra da sürekli aynı pattern üzerinden akan akım zamanla beyin hücrelerini zedeliyor, eskitiyor. Sürekli aynı bölgenin kullanımıyla oluşan eskime sonucu algıları yavaşladıkları için iyi hissediyorlar kendilerini. Tabi bağımlılık başlıyor.Beynin ödül sistemi bu sefer düşünmek gibi en doğal işi yapmak için bile kullanılan ilacın daha fazlasını istiyor.
– Herhangi bir duyguyu hissetmeyecek kadar aptallaşıp bedenlerini televizyonlara teslim ediyorlar. Daha fazla hissetmemek için ilaçlara sığınıyorlar…Ama hissetmek için buradayız, hissetmek ve anlamak için, gerekirse acıya da hazır olmalıyız.
İlaç listesi Paxil, Effexor, Adetol, XR, Stratterra, Lythum, Prozac, Cymbalta, Tegratol, Zolof, Siptimul, Tagratol, Clorazil, Seraquil. (Bu arada ben küçükken baş ağrılarım için çok uzun yıllar Tegratol kullandım listede görünce şok oldum! daha o yaşta uyuşturmaya başlamışlar yani beni☹ ) Ve daha niceleri, evrenin en gelişmiş sisteminin, insan beyninin kimyasıyla, beynin içine paslı, çirkin, kenarları çatallaşmış bir çomak sokarcasına oynayan, insanı sersemletmek ve duyuları yavaşlatmak dışında etkileriyle ilgili hiçbir kanıt bulunmayan ilaçları düşündü Bilge, birkaç ilaç şirketi tarafından üretilen onlarca ilaç dünyanın her yerinde doktorların da işbirliğiyle 100 milyondan fazla insana reçetelendiriliyordu.
1950’lerde bir grup psikiyatrist bir odada toplandılar ve kendi deneyimlerinden yola çıkarak bir liste hazırladılar. Bu listeye Mental Bozuklukların Teşhisi ve İstatistiği El Kitabı* adını verdiler. O günden bugüne altı farklı şekilde geliştirildi bu liste ve bugün, 973 sayfadan oluşan 374 akıl bozukluğunu listeleyen bir el kitabı haline geldi. Artık dünyada yaşayan herkesi bu listede kategorize edilmiş birçok bozuklukla sınıflandırabilirsiniz! Yani her gün gelişen ve deliliği tanımlayan bu listeyi öyle geliştirdiler ki, kitabın içeriğine göre hepimiz hastayız. Klinik psikolojinin kutsal kitabıdır bu. Ama asıl konu bu değil! Anlatmak istediğim konu şu, bugün bu kitaptaki sınıflandırma dikkate alınarak 0-3 yaş arası çocuklara dahi akıl bozukluğu teşhisi koyulabiliyor. Peki nedir akıl bozukluğu? Bu kitabı yazanlara göre, psikolojik bozukluklar beyindeki kimyasal dengesizlikten kaynaklanıyor. 1965 yılında bu kimyasal dengesizlik teorisin ortaya atan adam Schildkraut, bir çalışmasında beyiğnde düşüncenin oluşmasına yani beyindeki elektrik akımının bir noktadan diğerine ulaşmasını sağlamakta kullanılan nörotransmitter adı verilen bu küçük elektrik akımlarındaki aksamanın depresyona yol açtığını buluyor.
Nörotransmitterlardaki aksama depresyona neden oluyor yani beyinde kimyasal dengesizlik olabilir. Evet! Peki beyindeki kimyasal dengesizlik ispatlanabilir mi? Kimyasal dengesizliği olan birini siz ispatlayabilir misiniz? Hayır ispatlayamazsınız. Mesela seratonin dediğimiz nörotransmitter beyindeki mesajların bir noktadan diğerine aktarılmasına ve bu yüzden de düşüncenin oluşmasına yardım eder, eğer seratonin seviyesinde azalma varsa o zaman mesajlar bir noktadan diğerine kolaylıkla akmaz ve biz düşünemez, hatırlayamaz, hayal kuramaz oluruz… ve kolaylıkla düşünemeyen insan depresyon, panik atak ve heyecan krizleri gibi tuhaf duygularda kaybolabilir. Yani beynimiz…vücudu yönetmek için dizayn edilmiş beynimiz işini yapamaz hale gelir.
Depresyon ilacı alıyorsunuz. Nedir depresyon? Hiç düşündünüz mü? Nedir?
Size konulan teşhis tıp dünyasındaki diğer teşhisler kadar bilimsel değil. Sizde kimyasal dengesizlik olup olmadığını hiçbir bilimsel ispatı yok. Kimyasal dengesizlik teorisi üzerine kurulmuş bu kategorizasyon sayesinde, yani bu el kitabı sayesinde, bugün bir doktorun ofisine giren birine sadece şöyle bir bakıp ilaç vermesi yasal hale geldi.Her yıl 330 milyar dolarlık dev bir ila. Endüstrisinin büyümesi için daha çok depresyona, daha çok kimyasal dengesizliğe ihtiyaçları var. O 973 sayfanın içinde herbirimize uyan, uydurulmuş bir bozukluk var! Emin olun! Bugün artık 0-3 yaş arasındaki çocuklara da teşhis koyup, hiperaktif deyip ilaç veriyorlar, beyni gelişme döngüsünde olan bir canlıya beynindeki kimyasal dengeyi nasıl etkileyeceği kesinlikle bilinmeyen bir ilaç veriyorlar. Paslı kocaman bir demiri kafatasının içine soksunlar daha iyi. Çocuğun zekası yaramazlığıyken, o yaramazlığı bastırmak için ilaç veriliyor. Daha da kötüsü bugün piyasadaki ilaçların yüzde 75’ini genel cerrahlar dahi reçetelendirebiliyor. Yani psikiyatrist, psikofarmoloji eğitimi almış bir psikolog olmalarına dahi gerek yok. İşte bu yüzden bugün 100 milyondan fazla kişi 2000den fazla yan etkisi olan psikoterapik** ilaç kullanıyor ve ayda 3000 kişi bu ilaçlar yüzünden ölüyor! Dünyada 17 milyon çocuğa psikoterapik ilaç veriliyor, gelişme çağında olan çocuklardan bahsediyoruz burada! Ve istatiksel olarak bunlardan 1000 tanesi kendini öldürecek! Prozac’ın intihar eğilimi yaptığı bilindiği halde depresyon ilacı olarak satılıyor!
Ben demiyorum ki kimyasal dengesizlik diye bir şey yok ve ilaç tehlikelidir. Kullandığımız sudaki, diş macunundaki florür, yediğimiz domatesin kabuğuna ilaçlama ile bulaşmış zehirler yüzünden kimyasal dengemiz zaten bozuluyor. Maruz kaldığımız tüm bu zehirler ki bunlara çocuklarınıza yedirdiğiniz krakerlerden çikolatalara her yerde kullanılan glutamat, aspartat, sistein gibi beyin hücrelerini öldürdüğü ispatlanmış, onaylanmış aminoasitleri de ekleyin ve hesap yapın. Depresyonda olmanız için özellikle dizayn edilmiş bir çevrenin içinde istatistiksel olarak bugüne kadar tek bir kişiyi bile iyileştirmediği kanıtlanmış bu antidepresanları ve psikoterapik ilaçları kullanarak daha da hasta hale geliyorsunuz. Beyniniz çalışmayınca kontrol edilebilir oluyorsunuz! Anlamıyor musunuz?! Size yedirdikleri içirdikleri bu zehirlerle insanlığınızı ve iradenizi öldürüyorlar!
– Ama acı çekiyoruz (der Leyla, kitapta antidepresan kullanan bir karakter)
– Çektiğiniz acının kaynağını sorgulayın, kendinizi uyutmak yerine çabaya geçin. Size söz veriyorum iki yıl içinde her şey değişecek. Acıdan kaçmayın odaklanın. Acı odaklandığınızda küçülürken, ondan saklanmaya görmezden gelmeye çalıştığınızda her tarafa yayılır ve büyür( bence aynısı korku için de geçerli, hatta tüm olumsuz duygular için). Büyüyen, yayılan bu acı sadece size değil etrafınızdaki herkese bulaşır. Hayatınızı kaplar. Odaklanın ve anlayın, acı anlaşıldığında huzura dönüşür… Kolay olmayacak ama vazgeçmediğinizde başaracaksınız.
*DSM-V Amerikan Psikologlar Birliği Teşhis Kitabı
**Johan A Den Boer, Looking Beyond the Monoamine Hypothesis. European Neurological Review, 2006; 6(1):87-92
Burada yazanların doğru olduğunu aklımla değil kalbimle, aklımla değil ruhumla biliyorum, aklımda gayet ikna olmuş durumda. Yıllardır farkındayın antidepresanların uyuşturucudan alkolden hiçbir farkı olmadığını sadece birisinin doktorlar tarafından reçete edildiğinin. Hissetmemek için, hissetmek ağır ve zor geldiği için uyuşturuyoruz kendimizi, daha iyi hissetmek için ancak yaşamak hissetmektir. Yaşamı kalbinden algılamaya geldik, algılamk için de uyanık olmaya ihtiyacımız var. Hislerinizden kaçmak yerine onların peşine düşün size kendinizle ilgili çok şey anlatacaklar ve anlamaya başladığınızda yani anlayışa geçtiğinizde acı huzurai korku sevgiye dönüşecek. Biliyorum eminim çünkü yaşıyorum, çünkü deneyimliyorum.
Sevgili Azra Kohen’e bu harika satırlar için teşekkür ediyorum. Ben de üşenmedim daha çok insana ulaşması için yazdım. Katkı olması dileğiyle,

Tükettiğini üretebilir misin?

Standard
Tükettiğini üretebilir misin?

“Arsızlığı terbiye edebilir miyiz ? Evrende her şey ihtiyaçtan doğar Numi, fark edişlerin merakını motive eder, merakın analiz yapabilmeni tetikler, analizlerin özgür iradeni besler. Sana söylenenin dışında da yollar olduğunu keşfetmeye başlarsın.

Ama varlık gelişime değil ihtiyaçlarının bolluk içinde karşılanmasına odaklanırsa o zaman hayatın ona sunduklarını değerlendirmek yerine biriktirmeye başlar. İhtiyaçlarına saplanmış bir  varlık o kadar çok toplamaya, biriktirmeye ve, daha fazlasına sahip olmaya odaklanmıştır ki “dönüşmek için varolduğunu” unutur. Topladıklarını kendi dönüşümüne hizmet etmek için kullanmak yerine arsızca biriktirip daha fazlasının peşine düşer. Yani arsızlık bir alışkanlığa dönüştüğünde sahip olduklarını kullanmayan sadece biriktiren bir kolleksiyoncuya dönüşürsün. Arsızlığın terbiyesi tükettiğini üretmekle başlar. Bir organizmayı parazitten ayıran şey de bu üretimdir. Çi’yi( yaşam enerjisini) negatifte deneyimlemekten daha kötü bir şey, tüketerek var olmayı seçmektir. Sadece tüketmeyi deneyimleyen bir organizam asla kendi potansiyeline ulaşamaz ve uzun vadede evrenin boyutlarında asla kendine yer bulamaz.”

Tükettiğini üretebilir misin Numi?

Numi düşündü, tabiki de tükettiğini üretebiliyordu, yediği her şeyi üretmeyi öğrenmişti. “Evet hem de her şeyi!” diye cevap verdi.Kendinden emindi.

Dokas sordu: “Peki ya fikirler? Yargılayarak tükettiğin fikirlerin yerine de yenilerini üretebiliyor musun?”

Yargılayarak tükettiği hiçbir şey yoktu, ne demekti şimdi bu!?

Dokas suratında sakin bir tebessüm ile açıkladı: “Organizmalar hücresel yapılarını sürdürmek için beslenirler ve boyut algısı geliştikçe bedeni beslemek için gerekli olan şeyler de artar. Sadece yemek yemek yetmez artık. Üçüncü boyuta tekamül edebilmiş bir beynin besini düşünmek, hayal kurmaktır. Tabi amaç hayatta kalmak değil bir sonraki boyutun algısına hazırlanmaksa eğer. Beyin olasılıkları düşündükçe kendini bir sonraki boyuta hazırlar, evrim böyle gerçekleşir. Düşüncede başlar, maddede devam eder. Bedenimizi beslemek için tükettiğimiz şeyler gibi, düşüncelerimizi beslemek için tüketebildiğimiz şeyler de vardır. Bir şeyi, özellikle de bir kişiyi her yargıladığımızda onu tüketiriz. Yargılar, bilgiyi depolamamızı sağlar ama kişilerle ilgili yargımız,  o kişinin içindeki Çi’ye rağmen olasılıklarını sınırlandırmamıza neden olur, tabi diğerlerinin değer yargıları da bizim olasılıklarımızı sınırlandırabilir. Senin aptal olduğunu düşünen bir çoğunluğun içinde yaşarken akıllı olman, senin aklına güvenen bir çoğunluğun içinde yaşarken akıllı olmandan çok daha zordur.Yakın çevresinde gördüğü inancın desteğiyle hareket eden birini, kendisine güvenilmeyen bir diğerinden ayıran budur. Varlıklar çoğunluğun yargıladığı şeye dönüşebilirler zamanla. Biri çevresindekilerin inancıyla deneyimlere açılıp gelişirken- ki biz buna başarı deriz- diğeriyse çevresindekilerin yargısıyla deneyimler kapanır, başarısız olur. İnanılmak iradeye güç veren bir kalkan oluştururken, yargılanmak bir hastalık gibi irademizi zayıflatır.

Yargılama ve tükettiğini üret. Maddesel, enerjisel, düşüncesel her anlamda üret. Yargılamayan biri merakını ehlileştirmiş, iradesini de güçlendirmiştir. İşe yarayıp yaramayacağını ya da yapabilip yapamayacağını yargılamadan üretime geç. Yargılama ve elinden geleni yap. Başta sarsılabilirsin ama vazgeçmezsen kesin başaracaksın. İnsan gelişmek için dizayn edilmiş bir organizmadır.”

Numi kendini eksik hissettiği her konuda nasıl da kendini yargıladığını, sınırlamalar koyarak potansiyelini nasıl da köşeye sıkıştırdığını düşündü.

Evet bu dizeler çok sevdiğim Aeden kitabından Akilah Azra Kohen’in dizeleri. Roman olmaktan çok öte harika bir kişisel gelişim kitabı Aeden. Kitabın en sevdiğim en etkilendiğim bölümlerinden biri yukarıdaki bölümü. Okurken biriktirdiklerimi düşündüm, yargıladıklarımı, üretmeme hallerimi ve deneyimleyemediklerimi… Şimdi özeleştiri zamanı, neden doğduk farkedelim ve unutmayalım. Yargıladıklarımızı ve potansiyele engel olma yollarımızı, tükettiklerimizi ve üretemediklerimizi farkedelim.

“İnsan doğulmaz, insan olunur.”

Hazar

 

 

 

“İlişkileri Bağlar Olmadan Yaşamanın Hediyesi”

Standard
“İlişkileri Bağlar Olmadan Yaşamanın Hediyesi”

Az önce Elephant Journal’da İngilizce bir makale okudum ve o kadar hoşuma gitti ki Pazar sabahımı keyifle çeviriye ayırmaya karar verdim çünkü sizlerle paylaşmak istiyorum. Yazı benim uzun süredir üzerine kafa yorduğum, acı çektiğim, göz yaşı döktüğüm ve kendimi içinden çıkarmakta çok zorlandığım bir durum üzerine “aşkı bağlanmadan yaşamak” üzerine…

Makalenin adı “The Gift of Being Unattached in Relationships” yani “İlişkileri Bağlar Olmadan Yaşamanın  Hediyesi”. Böyle söyleyince çok garip geliyor biliyorum. Neden? Bir kere her şeyden önce aşık olduğumuz kişi bize bağlansın istiyoruz, bizi o kadar sevsin ki bırakamasın, biz o kadar çok sevsin ki bizsiz yapamasın istiyoruz. Yani biz dedim, sizi bilmem ama ben öyleyim. Aynısı kendim için de geçerli. Ben de öyle çok seviyorum ki onsuz yapamıyorum. Her seferinde bir daha hiç bu kadar sevemeyecekmişim gibi hissediyorum. Hayatımdaki en değerli şeyi kaybetmişim gibi. (Bu cümleyi kurduğum anda anne tarafım atlıyor hemen ya da çocuk tarafım: “Ne demek hayattaki en değerli şey? En değerli şeyler evladın değil mi, annen baban değil mi? “ diye. Ama aşk garip bir duygu işte, bazen bir anda her şeyi sollayıp her şeyin önüne geçebiliyor benim için. Karmik borçlarımla da alakalı sanırım, geçmiş hayatlarımda aşkın hakkını veremediğim için bu hayatımda en çok onu çalışıyorum sanki. Aşkın hakkını vermeye çalışıyorum bu ömrüm boyunca.) Peki bu o insanla mı alakalı? Yani aşık olduğum insan çok özel birisi olduğu için mi ben böyle hissediyorum? O gitse yerine yenisi olamayacakmış gibi? Hayır. Bu hayır cevabını gerçekten idrak ettiğim ve hayata geçirdiğim gün hayatımda çok şey değişecek:) Aklım anlıyor bu “hayır”ı ama kalbim henüz hazır değil sanırım.

 

Cevap “Hayır” çünkü bir insanı sevme kapasitem benimle alakalı o insanla değil. Bir kere sevdiysem tekrar sevebilirim, hem de her seferinde daha çok sevebilirim. Bir tek insana tutunup bırakmamak, hem de o seni istemediğinde bile, işte bu yüzden çok anlamsızlaşıyor. Bir taraftan da egom bastırıyor tabi, aşık olduğum kişiyi en özel yere koyan tarafım, o da beni en özel yere koysun istiyor. Bir daha kimseyi beni sevdiği gibi sevmesin istiyor. O en çok beni sevdiyse eğer özel ve değerli hissediyor. Oysa en çok sevilmek değil, en çok sevebilmektir belki de bizi özel kılan… Halbuki ne kadar anlamsız bırak adam da daha çok sevsin daha çok mutlu olsun, insan sevdiği için en iyisini istemez mi? Ego bağırıyor oradan “… ama, ama, ama, peki ya ben? Banane banane sevmesin başkasını beni sevsin, unutamasın”  diye sürekli bir parazit yapıyor:) Gülüyorum içimden çünkü artık egomu yakalayabiliyorum. Eskiden farkında bile değildim ama artık uyanmanın keyfini yaşıyorum. Hayatım şu aralar egomla saklambaç oynamakla meşgul:) Çok keyifli herkese tavsiye ederim.

Neyse çok uzattım gelelim makaleye:

“Aşk karşılığında hiçbir şey beklenmediği zaman başlar” diyor Thich Nhat Hanh. Ne harika bir söz! İçime işledi! Yıllardır insanları sevdim sanmışım meğer… Oysa beklentim karşılanmadığında küçük çocuk gibi tepinmek, küsüp gitmek, “sen beni sevmiyorsun” demek, değersiz hissetmek hep egomun oyunlarıymış ve sevgi kavramından çok uzak biraz da sahte hareketlermiş. Geç de olsa farkettiğim için çok mutluyum.

 

Sağlıklı Bir İlişki Şans Eseri Gelmez, Seçim Sonucunda Gelir

“Aşkta bağsız olmak yani bağlanmamak gerçekten mümkündür” diyor yazar. “Ve bu hiçbir şeyin gitmesine izin vermek değildir, daha çok ilişkiden beklentilerimizi değiştirmekle alakalıdır.” Diye devam ediyor. Bundan sonrasını direkt çeviriyorum.

Ne kadar tekamül yolunda gelişmiş veya spiritüel olursak olalım, ilişkiler gölge tarafımıza meydan okur ve çocukluk yaralarımızı aşmamız için gerekli çalışmaya işaret ederler.

Aşkta bağlanmamak aşık olduğun kişinin gitmesine izin vermek değildir, ya da aşkın kendisinin  gitmesine izin vermek de değildir.

Sadece beklentilerimize bağlanmamak veya daha önceden başarılı bir ilişkiyi yargılamak için önceden belirlenmiş sonuçlara bağlanmamaktır.

Bildiğimiz gibi ilişkiler için izlememiz beklenen ideal bir plan vardır. Tanışırız, öpüşürüz, konuşuruz, beraber daha çok zaman geçiririz, birbirimize “Seni seviyorum” deriz. Ailelerimizi tanıştırırız. Aynı eve taşınırız ve ardındatn tabi ki tek taş yüzük gelir.

Evet bu aşkta bağlanmamak değildir bu daha çok bir planı izlemektir. Hatta benim fikrime göre oldukça sınırlandırılmış bir planı. Eğer aşkta bağlanmamayı amaçlıyorsak önce kendimizle ve bizi kışkırtan, tetikleyen şeylerle  çalışmamız gerekir. **Burada yine araya gireceğim, aslında yazar burada kendimizle çalışmak derken yaralarımızı bulup iyileştirmeyi kastediyor. Çünkü aşık olduğumuz kişi ile yakınlaştıkça onun bizim yaralarımıza dokunma ve canımızı yakma ihtimali artıyor. Düşünün ki bütün vücudunuz yaralarla kaplı ancak hayatınızda biri yoksa size dokunan o zaman pek fazla bir sorun olmaz. Ne zaman ki birisinin alanınıza girmesine izin verirseniz size sarılmasına, dokunmasına işte o zaman canınız yanmaya başlar. Çünkü yaralar oradador ve siz onları birisi dokundukça hissettiğiniz acı sayesinde farkedersiniz. İşte bu yüzden yakın ilişkiler yaralarımızı farketmek, yerlerini bulmak ve iyileştirmek için bulunmaz bir nimettir.

Biz insanlar yarım kalmış, henüz bir karara bağlanmamış, tanımlanmamış durumların varlığında zorlanırız. Çoğumuz tam olarak ne noktada olduğumuzu ve ne tür bir durum içinde bulunduğumuzu bilmek isteriz ve böylelikle duruma uygun kurallara göre hareket eder rahatlarız.

Ancak bunu yaptığımız her an içinde bulunduğumuz aşkı sınırlandırırız ve aslında kategorize ederiz.

Bağlanmadan sevmek, karşımızdaki insanın ne yaptığını umursamamak ve böylelikle incinme ihtimalimizi ortadan kaldırmak değildir. Aksine karşımızdaki insanı, geleneksel kuralları bir kenara bırakıp, ilişkinin kendisi için konuşmasına ve kendi yolunu çizmesine izin verecek kadar sevmektir. ** Yine araya girerek çok basit bir örnek vermek istiyorum. Kendim de yaşadığım için biliyorum, sevdiğiniz kişiyi ailenizle tanıştırmak istemek bazen böyle bir şeydir. Sırası geldiği için ve kurala uygun olduğu için mi ailenizle tanışmasını istiyorsunuz, ailenizden onay almak mı istiyorsunuz yoksa onu çok seviyor ve sevdiğiniz diğer kişilerle paylaşmak mi istiyorsunuz? Bu sorunun başka yanıtları da olabilir ancak yanıt ne olursa olsun sadece farkında olun ve sırf siz istediniz diye karşı tarafın beklentinizi karşılamasını istemeyin. Unutmayın beklenti varsa aşk yoktur;)

Beklentilerimizi değiştirebildiğimizde, tecrübelerimiz de değişebilir.

Bir düşünsenize, aklımızda idealize edilmiş düşünceler olmadan yeni bir ilişkiye başlayabilseydik yolda neler mümkün olurdu? O zaman aşkı tanımlamak için daha önceden belirlenmiş sınırların içinde kalmayı zorlamak yerine kendimize ve bu birlikteliğe organik ve doğal bir şekilde gelişme olanağı tanımış olurduk.

Aşkta bağlanmamak şu demek:

“Seni sen olduğun için seviyorum, senin de karşılığında beni sevmeni beklediğim için değil.” demektir.

“Seninle olabildiğince çok anın tadını çıkartmak istiyorum çünkü bu fırsatların ne kadar devam edeceğinin hiçbir garantisi yok.”

Aşkta bağlanmamak birini özgürce sevebilme yetisidir. Her iki insan da özgür iradeleri ile gelirler ve giderler hiçbir zaman belli bir zamanca uygunluk veya davranış kalıpları beklentisi olmadan.

Gerçek şu ki, bağlanmadan aşk yani bağsız aşk kolay değildir.

Birini bu şekilde sevebilmek için önce kendi yaralarımızın adını koymamız, onlarla oturmayı öğrenmemiz gerekir; terkedilme korkumuzu, reddedilme korkumuzu ve doğduğumuz andan itibaren bir ilişkiden her neyi beklemeye koşullandıysak onu farketmemiz gerekir.

Bu çalışmayı bir kere yapmaya başladığımızda hemen bitmez tabi ama bağlanmama yolunda güvenle ilerlememiz mümkün olur. Ve anlarız ki hissettiklerimiz ve duygularımızın karşımızdaki insanla hiçbir alakası yok sadece bizimle ilgili.

Benim yaralarımdan birisi terkedilme korkusu çünkü çocukluğumdan beri “Erkeklerin çoğu gider” inancına koşullanmışım. Zihnimin bu yapısını iyileştirmeden önce, hayatımdaki adama bu korku ve endişe ile sert ve ani çıkışlarda bulunurdum ve bu çıkışlarımını onun davranışları yüzünden olduğuna inanırdım. Şimdi ise, aynı durum ortaya çıktığında onun davranışlarını olduğu gibi görebiliyorum ve tepkilerim tamamıyla farklılaştı. Artık beni iyileştirecek birisini aramıyorum veya her zaman hayatımda olacağının garantisini veren ve güvende hissetmemi sağlayan birisini de beklemiyorum çünkü bunları kendim yapabilirim.

Bu yolculuk beni ne kadar öteye götürmüş olursa olsun, bazen hala tetikleniyorum ancak şimdi basitçe gülümsüyorum ve biliyorum her tetiklenme benim daha da derine inmemi ve bağlanmamanın farklı bir seviyesine atlamamı,gelişmemi sağlayacak.

Bağsız olduğumuzda bu diğer insanın gitmesine izin vererek, onu bırakmıyoruz sadece beklentilerimizin hepsini bırakıyoruz. Çünkü kişileri bırakmak kendimizi iyileştirmek için yapacağımız derin ve sancılı çalışmadan da kaçtığımız ve pes ettiğimiz anlamına geliyor. Böylece kendimizi geliştirmek için eşsiz bir fırsat olan yakın ilişkilerden kaçmış oluyoruz.

En basit haliyle “Bağsız olmak farkındalıkla sevmeyi seçmektir- Unattachment simply means that we are choosing to love in a mindful way.” Birimiz diğeri için oradadır olabildiği zaman. Birbirimiz için orada olamadığımız durumlarda ise her ikimiz de bireysel olarak mutluyuzdur.

Bu eşinizin, sevgilinizin kendi yolculuğuna da en az kendi yolculuğumuza duyduğumuz kadar saygı duymaktır. Ve bağsız aşkta hiçbir şeyi zorlayamayacağımızı bilmektir. Bu hayatta birisinin bizi sevmesi için yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur, ve birisinin bize aşık olmasını durduracak bir şey de yoktur.

Eğer aşka bir hayatın bize sunduğu bir hediye olarak yaklaşırsak, sevilen kişi karşılık verse de vermese de, kendi isteklerimizi ve ihtiyaçlarımızı bir kenara bırakarak,  onun varlığında birini umursamanın ve onunla ilgilenmenin eşsiz cevherini yaşayabiliriz.

Aşkta bağsız olmak, bir başkası için hissetiklerimizi davranış, seçim ve sonuçlardan bağımsız olarak kabul etmek, takdir etmek ve şükran duymaktır. İşte en gerçek aşk budur.

“Yolculuğumuz hayatın daha derinine inmekle alakalıdır ve ona daha az bağlı olmakla.”

“Our journey is about being more deeply involved in life, and yet less attached to it.”

~ Ram Dass

~

Author: Kate Rose 

Editor: Ashleigh Hitchcock

The Gift of being Unattached in Relationships.

**Eğer siz de yaralarınızla tanışmak ve çalışmak isterseniz dönüşüm yolculuğunuzda size eşlik edebilirim. Yeter ki bana bir yerlerden ulaşın;). Sevgide kalın, Hazar

Bulut Atlası

Standard
Bulut Atlası

Bu filmi izlediğimi bile hatırlamıyorum ama bir arkadaşım ile sinemada izlemişiz. Sahnelerin çoğunu silmişim sanki hatta bazı oyuncuları başka filmden hatırlıyormuşum gibi geldi:) ancak filmin ortalarına doğru emin oldum filmi izlediğimden.

Bazen bir filmi ilk defa izlediğinizde “acaba ne olacak” merakı ve heyecanı ile bir çok detayı kaçırabiliyorsunuz. Ancak ikinci, üçüncü defa izlediğinizde başka şeyler çarpıyor gözünüze daha önemli şeyler benim de kulağıma aşağıdaki satırlar çarptı bu sefer:

“İnanç, korku ve aşk gibi olguları, izafiyet teorisi ve belirsizlik ilkelerini anladığımız yollardan anlamaya zorlandık. Bu olgular hayatımızın rotasını belirlerler. Dün hayatım bir yöne doğru ilerliyordu bugünse farklı bir yöne. Bugün yaptıklarımı dün yapmamın ihtimali dahi yoktu. Zamanı ve mekanı yapılandıran bu güçler, daha biz doğmadan ve öldükten sonra da devam edecek şekilde, olmak istediğimiz kişiyi değiştirebilir ve şekillendirebilir. Yaşamlarımız ve tercihlerimiz kuantum yörüngelerinin de tarif ettiği gibi her karşılaşma ve her kesişmede farklı bir istikamette  ilerleyecektir.”

Filmden çok sevdiğim bir söz ise:

“Kendimizi ancak ve ancak başkalarının gözünden tanıyabiliriz.”

Ve son olarak…

“Hayatlarımız sadece bize ait değil. Beşikten mezara kadar diğerlerine bağlıyız. Geçmişten geleceğe işlenen her suç ve yapılan her iyilik geleceğimizi yeniden şekillendirir.”

Yaptığım her seçim hayatımı yeniden şekillendiriyor ancak seçimlerimi akıl yoluyla yapmak ve sürekli neyi seçeceğim üzerine düşünmek acaba bana ne kazandırıyor? Sadece akıl rahatlığı ve huzuru sanırım. Sonuçta gittiğim yer gitmek istediğim yer olmasa bile, “aklımla karar verdim” deyip içimi rahatlatıyorum. Arada aklımı bir kenara koyabilmek dileğiyle:)

Filmi izlemediyseniz izleyin derim, izlediyseniz de tekrar izleyin. İkinci sefer daha bir keyifli oluyor. Bu filmle hakikati bulmaya bir adım daha yaklaşmanız dileğiyle, Sevgiler

 

 

İçimdeki Karanlığa Rağmen Affedebilmek

Standard
İçimdeki Karanlığa Rağmen Affedebilmek

Hepimizin içinde karanlık ve kötü bir taraf var. Yaralarımızla ve travmalarımızla mı ilgili tam olarak bilemiyorum, belki de aydınlığın olduğu yerde bir parça karanlık da olması doğal olduğu içindir. Bu karanlık ve kötü tarafımız gergin zamanlarda sevgide kalmamızı engelliyor ve sürekli içimizdeki nefreti ve korkuyu besliyor. Sevgide değilsen korkudasındır, sevgide değilsen öfkedesindir, sevgide değilsen utançtasındır, sevgide değilsen nefrettesindir. Sevgideyken affedebilirken her şeyi, bir anda bir bakarsın yine nefretin uçurumlarına sürüklenmişsin. Bir de o kadar hızlı ki bu gelgitler. Akıp duruyorsun iki uç arasında. Ve egon bağırıyor sürekli “Sen haklısın, sana yapılanları haketmedin!” Noluyorsa haklı olunca, sanki insana bir faydası var… Sadece egonun besini işte “haklı olmak”.

Bu aralar sıkça “Ama bu haksızlık!” diye söylenirken buluyorum kendimi. Ben önceki hayatlarımda ne yaptım ki bu hayatımda aşk konusunda bu kadar şanssız, bu kadar cezalandırılmışım. Yapmışım demek ki bir şeyler… Çilesini de çekiyorum işte fazla fazla. Her seferinde daha kuvvetli, daha derin yaşıyorum aşkı ve sonra tabi acısını da kanım çekilene kadar hissediyorum.

Belki de bu hayatta kabul veremediğimiz, kendimize layık görmediğimiz her senaryo tekrar tekrar başımıza geliyor. Belki de benim artık aşkın acısına kabul vermem ve uslu uslu çilemi doldurmam gerekiyordur. Korkularımı bir yana bırakıp, her seferinde “bir daha bu kadar sevemem” demekten vazgeçip önüme bakmam gerekiyordur. Çünkü her seferinde daha çok sevebildim. Her yeni aşk bir öncekinden daha şiddetliydi. Kendimi açabildiğim ve bırakabildiğim ölçüde şiddetli. Bu da geçecek elbet, tekrar yüzüm gülecek. Belki de artık bu son seferle çilemi doldurmuşumdur.

Yeni hayat, yeni şans için af çalışmalarına devam…

Affedemeyenler için Seda Diker’in sitesinde bir yazı buldum.Bugün başladım tam 21 gün devam edeceğim. Hatta gerekirse 21 günden sonra da. Ta ki affedip bırakana kadar, ta ki içimdeki karanlık aydınlanana kadar. Seda Hanım’a da teşekkürler. Bu yazı bugün bir umut elimden tuttu. Sizlerle de paylaşmak istedim.

http://sedadikeratolyesi.com/makaleler/ask/affetme-calismasi/

Picasso’ya da ağlayan kadın tablosu için teşekkürler tabi aynı ben:)

 

 

Sıkı Sıkıya Tutunduğum Şeyleri Bırakabilmek…

Standard
Sıkı Sıkıya Tutunduğum Şeyleri Bırakabilmek…

 

Bazen öyle zor ki bırakmak… Yaşadıkça ve denedikçe farkediyorum. Bırakmak isteyip bırakamadıkça anlıyorum ne kadar zor olduğunu. Kendimi boş yere üzmeyi bırakmak istiyorum mesela ya da vücuduma çok zararlı olduğunu bildiğim o çikolatalı pastaları yemeyi. Veya eski sevgilimi düşünmeyi bırakmak istiyorum, kızınca kızıma sesimi yükseltmeyi de bırakmak istiyorum. Bırakmak istedikçe farkediyorum, ne kadar sıkı sıkıya tutunduğumu, geçmişe, anılarıma, alışkanlıklarıma. O kadar sıkı tutunmuşum ki sanki elime yapışmış hepsi, ne kadar bırakmak istesem de gitmiyorlar artık.

Bırakmak bir seçimdir aslında, seçim yaparsın ve bırakırsın. Peki ben defalarca kez seçtiğim halde neden hala bırakamıyorum? Kendime, kalbime, zihnime, bedenime söz geçirmek bu kadar mı zor? Evet zor çünkü bilinçaltımla tuttuğum bir şeyi bilincimle bırakamam. Önce bilinçaltımı ikna etmem gerek. Uzun vadede her zaman o kazanıyor çünkü, hep onun istediği oluyor. Bilinçaltım neden tutunuyor o tutunduğu şeye anlamam gerek. Anlarsam şayet, gösterirse bana nedenlerini işte o zaman bir şansım olabilir belki.

“Neden tutunuyorum eski sevgiliyle anılara? Geçmiş gitmiş, atı alan Üsküdar’ı geçmiş, peki ben neden hala geçmişte yaşıyorum? Bilinçaltım aslında neyi bırakamıyor? İçimdeki hangi boşluğu doldurdu da şimdi bu kadar büyük bir yokluk hissi ile boğuşuyorum? Neden mahrumiyet duygusu bu kadar ağır geliyor? Bir şeyden mahrum olmaya neden katlanamıyorum? Çikolatalı pastadan mahrum olmaya, veya sevgiliye hissettiğim o muhteşem duygulardan mahrum olmaya veya sakinken hissettiğim o huzurlu dinginlik duygusunu kaybetmeye neden dayanamıyorum? İçimde bazen farkettiğim o kocaman boşluk ne? Ne zaman oluştu ve ne zaman tamamen kaybolacak? Hala vakti gelmedi mi tam hissetmenin, bütün olmanın, kendimi sevmenin? Vakti gelmedi mi o boşluğu sadece kendi varlığımla doldurabilmenin? Onca kitap okudum, onca duygusal ve ruhsal çalışma yaptım hala bulamadım mı bu boşluğun çaresini? Peki ne zaman bulacağım?” İçimdeki paranoyak yedi(numerolojide 7. çakra) böylece ortaya çıkıyor ve ben kendime neden neden diye sorup aslında hiçbir soruya cevap veremiyorum. Bazen bütün cevapları bildiğimi sandığım bir an geliyor, kendimin ve etrafımdaki her şeyin farkında olduğum, o çok değerli an. Ama hayır doğru olmadı, cevapları bildiğimi sandığım değil aslında, cevapları merak etmeyi bıraktığım bir an:)

Bazen de farkettiğim her şeyi unutuveriyorum sanki bir kara delikte kaybolurcasına. Bir sarkaç misali bir uçtan diğer uca savruluyorum. Dengeyi arıyorum sürekli, kendi dengemi ve bilgeliğimi. Çünkü biliyorum ki, bilge ben gayet sakin aslında ve “Geçecek” diyor “Çok daha güzel günler, çok daha güzel anılar biriktireceksin, az bekle. Sadece bekle…Hatta belki de biriktirmeye başladın bile ama henüz farkında değilsin;)”