Başka Bir Mektup

Standard

İnsanlara kendimi en kolay ifade ettiğim yol, yazmak. Bazen yazarım saklarım, bazen yazarım gönderirim ama hep yazarım☺️Bu sabah da uyandım ve sevdiğim birine bir mektup yazdım. Ve burada yazdıklarım belki hayatımdaki herkese söylemek istediklerim ve bir kişi üzerinden dile geldi. Şu anda bu satırları yazarken birine daha yazmak geldi içimden çok eski bir dosta… belki ona da yazarım niyet ettim. Ve bundan sonra insanlara yazdıklarımı paylaşmak istiyorum. Belki sizlere de ses olur, nefes olur🍀

“Seninle insan olarak çok aynı bilinç olarak çok farklıyız çünkü bilincimiz başka seviyelerden işleme sokuyor hayatı. En temel fark da şu, sen beni rahatsız eden bir şey yaptığında ben elimden geldiğince kendime dönüp “burada ne oluyor, ben şimdi niye rahatsız oldum ki” diye soruyorum. Her zaman yapamasam da çoğunlukla yapıyorum. Ben seni rahatsız eden bir şey yaptığımda sen kendine döneceğine, yine bana dönüp “beni rahatsız ediyorsun” diyorsun. Benim olmaya çalıştığım bilinç seviyesi farklı çünkü bu seviyede arkadaşlık, dostluk, sevgililik vs her tür ilişki eğer sana ayna tutuyorsa, senin kendini çözmene yardımcı oluyorsa güzel. Ve gelişmek için konfor alanından çıkmak gerek. Ben seni elimden geldiğince tolere edebileceğin seviyede bu alandan çıkarmaya çalışıyorum farket diye. Sevgi budur(sonradan yazdıklarını okuyunca insan bazen ne kadar tek yönlü baktığını görüyor, “sevgi budur” ne kadar iddialı bir laf olmuş! Bazen kantarın topunu kaçırıyorum gerçekten. Gelişmeye dönüşmeye takmışım kafamı belki ondan. Belki de geliştirmeye dönüşmeye:) oysa sevgi her şeydir, sevgi tanımsızdır, istediğin gibi seversin istediğin gibi gösterirsin sevgiyi, neyse çok bilmiş bir tarafım var ona da kabul ☺️)

Ben her gün ama her gün kendimin daha iyi bir versiyonunu yaratmaya çalışıyorum. Ben de yeri geliyor acı çekiyorum, yeri geliyor rahatsız oluyorum ama çoğunlukla bunları sana atfetmiyorum. Çünkü bunlar benle ilgili.  
Evet dün çok büyük bir laf ettim “seni tanıyorum” dedim çünkü seni tanıdığım bir çok tarafın var. Hatta inan bana senin göremediğin taraflarını görüyorum çünkü sana dışarıdan bakıyorum. Binanın içindeyken binanın tamamın göremezsin ya hani. Ben binanın tamamını dışarıdan görüyorum;) İçini de senden dinliyorum. İnsanları tanımak için, insanlarla çok vakit geçirmene gerek yok. Gözlerini, hislerini ve bilincini açık tutman yeter. Az zamanda çok tanıyabilirsin birisini. Ancak tanınmak da bazen rahatsız eder insanı, hele de senin kendine dair algılarınla çatışıyorsa karşındakinin görüşü. Aslında olduğunu sandığın şey olmadığını farkettirir sana. Hiç kabul etmediğin taraflarına ışık tutup gösterebilir. Kolay değil. Biliyorum. Yaşıyorum. Hem de her gün…

Neyse ben böyleyim işte☺️sana her zaman gördüğümü söyleyeceğim, bunun seni rahatsız edeceğini bilsem bile. Benimle arkadaşlık etmek bazen huzur, bazen rahatsızlık, bazen sevgi, bazen çaresizlik ve köşeye sıkışmışlık demek. Benimle arkadaşlık hiçbir zaman yüzeysel veya geyik tadında olmayacak. Geyik yaparken bile ayna olmak isterim. Çünkü gelişmeni isterim, dönüşmeni isterim, bu halini sevmediğim için değil, ne kadar yüksek bir potansiyelin olduğunu bildiğim için. Dolayısı ile buna varsan sana yazmaktan ve konuşmaktan, ne zaman istersem, ne zaman istersen iletişimde olmaktan keyif duyarım. Buna da bir anlam yüklemem. Yok “bana fazla” veya “hiç benlik değil” dersen, hayatına geldiğim gibi bir günde çıkarım. Bu beni üzer tabi ancak üzüntü de geçer. İstenmediğim yerde durma ısrarım yoktur hayatta. Bana, bazen acıtsam da, bazen bunaltsam da varlığımı kucaklayacak insanlar lazım 😉 Sen bir düşün benim varlığımı kucaklayabilecek misin? Sevgiler ❤️”

Yazmaya devam🙏👋🌈

Reklamlar

Sevginin Üç Yolu

Standard

“Seni seviyorum oğlum.”

“Şu genç çifte bakın ne kadar da sevgi dolu görünüyorlar.”

“Ah, seninle sevişmeyi o kadar çok istiyorum ki…”

Kültürümüzde, sevgi kelimesinin kökeninden yola çıkarak üç farklı duyguyu anlamlandırırız(kitabın yazıldığı dil İngilizce olduğu için bahsedilen sözcük “love” bizim dilimizde ise sevgi ve aşk sözcükleri var). İlişki hayatımızın karmaşaları bu üç farklı sevme şeklini birbirine karıştırdığımız an başlar. Yakın ilişki öğretisi ilişkilerdeki üç farklı elementi; sevgi, romantizm ve cinsel kutuplaşmayı doğru şekilde algılamaya bağlıdır.


Sevgi: Kalbinizi açmak

Sevgi, romantizm ve cinsel kutuplaşma arasında en kolay anlaşılabilen, fakat uygulanması da bir o kadar zor olanıdır. Sevgi kalbiniz tamamen açıksa gerçekleşecek şeyin ta kendisidir aslında.

Kocanızı, köpeğinizi, annenizi, arabanızı, bir kitabı, çocuğunuzu, bir tabloyu ya da denizi aynı anda sevebilirsiniz. Sevgi basit bir şekilde kalbinizi açmaktır. Kalbiniz açık olduğunda hayatınızda her ne ya da kim varsa sevebilirsiniz. Sevgi, sizin kendi benliğiniz ve birlikte olduklarınızla bütünleşmenizdir.

Sevebilmek için kalbinizi açmanız gerekir. Eğer sanki sevgi size kendi başına gelebilecekmiş gibi sevgiyi hissetmek için bekliyorsanız ; daha çok bekleyebilirsiniz. Sevgi kalbinizi açtığınızda tam da şu anda gerçekleşir, 10 yıl sonra veya 10 gün sonra değil.

Ve sevginin seksle hiçbir ilgisi yoktur. Birini sevebilir ve ona karşı cinsel bir istek duymayabilirsiniz. Hiç tanımadığınız ya da sevmediğiniz birisi ile seks yapmak isteyebilirsiniz. Kalbinizi korumaktan vazgeçip açtığınızda sevgi olarak varolursunuz, kapattığınızda ise kalbinizi sevgiden de uzak tutarsınız. 

Hepimizin gerçekten sevgiyi öğrenmesi gerekiyor. Şartlar zorlu olsa bile, kalbimizi nasıl açacağımızı öğrenebiliriz. İlişki acı verirken ve canımız yanarken bile kalbimizi açmayı deneyebiliriz. Yakın ilişkinin temelinde bu yatar: her an kalbinizi açmaya çalışmak canınız yanarken bile! Sırtınızı dönüp içe kapanmak yerine sevmeyi deneyebilirsiniz. Bu sevgi pratikleri geleneksel terapilerin de ötesine dayanır.

Bu sevgi pratiğinin sonunda, canımız yandığında içimize kapanmanın çocukluğumuzdan gelen eski modelleri tekrarlamanın, geçmişteki bizle ilgili endişelenmenin anlamı yoktur, bu bizi mutsuz eder. Çocukluk yaralarımız eski yaralanma modelini sürekli uygulamadığımız sürece iyileşecektir. Geçmişe odaklanmak yerine gerçek yakınlığı şimdi deneyimlemek çok daha iyidir. Aynı yaralı dize odaklanmak yerine daha dikkatli yürümeyi öğrenmek gibi. Acı ilişkilerimizde mesafelere neden olmak zorunda değildir.

Romantizm: Aşk

Bir partide olduğunuzu ve karşı cinsten biri ile tanıştığınızı hayal edin. Sohbete başlıyorsunuz ve hızla güzel bir uyum yakalıyorsunuz. Sohbet çaba gerektirmeksizin ilerliyor. Bu kişi ile birlikte olmaktan gerçekten hoşlanıyorsunuz ve kendinizi yanında rahat hissediyorsunuz. Hatta benzerlikleriniz büyüleyici.Bu kişiye bakıp “Sadece birkaç dakika önce tanıştığımıza inanmak çok güç…Seni çok uzun zamandır tanıyormuş gibi hissediyorum. Belki de birbirimizi geçmiş yaşamlarımızdan tanıyoruz.” diyorsunuz. 

Sonunda her zaman bulmayı umut ettiğiniz o ruh eşi ile karşılaşmış olabilir misiniz? Bu kişiyi düşünerek partiden ayrılıyorsunuz. İçinizde hafif bir mutluluk belki de bir heyecan var. Birbirinizi daha sık görmeye ve daha fazla zaman geçirmeye başlıyorsunuz.İlişkinizin özel olduğunu hissediyorsunuz. İlişkinizde bir eşsizlik ve kader hissi var, sanki sizin birlikte olmanız kaderdi. 

Bu romantik çekim, sevdalanmak durumu, aşık olmaktır. 

Romantik çekim çok güçlü bir bağ duygusu ile başlar. Bu sanki birbirinizi çok iyi tanıyormuşsunuz duygusudur. Hayatınızın bir yerinde benzer duygular yaşamışsınızdır. Eğer öyleyse bu duygunun uzun ömürlü olmadığını da biliyorsunuz. Birkaç ay sonra veya şanslıysanız birkaç yıl sonra romantik çekim yavaş yavaş azalır. Ve azaldığında çok belirgin bir şeye dönüşür. Bir zamanlar sizin için büyülü olan, size istediğiniz her şeyi sunacak o kişi, yaşamınıza bitmek tükenmek bilmeyen bir sevgiyi getirecek eşiniz size istediğiniz hiçbir şeyi sunmayan birine dönüşür. 

Sonuç olarak romantik çekime dayalı ilişkiler her zaman istediğimiz sevgiyi alamayacağımız bir şekilde noktalanacaktır. Neden mi? Çünkü romantik çekim, Zihni’mizde çocukluğumuz sırasında oluşmuş bir etkiyi temel alır. Çoğumuzun terapiler ya da kişisel yansımalar sonucu keşfettiğimiz üzere romantik çekim hissettiğimiz bu insanlar tam da ebeveynlerimizin özelliklerini, iyi ve kötü yönlerini somutlaştırmış kişilerdir. Ebeveynlerimiz her neyi bize yeterince sunmadıysa (sevgi, ilgi, övgü, özgürlük vs.) aynı şekilde romantik çekimle seçtiğimiz eşimizden de alamayacağımız şeyler bunlar olacaktır. 

Romantik eşimizi uzun süredir tanıyor gibi hissetmemizin nedeni onu gerçekten tanıyor olmamızdır. Bu ebeveynlerimizin benzer yapısıyla çocukluğumuzda Zihni’mize kazınmış bir damgadır. Yeni partnerimiz gözümüze çok özel görünür. Çünkü bilinçsizce ebeveynlerimizle olan ilişkimizi sürdürmek ve sonunda hep arzuladığımız o sevgiyi, onayı ve kalbimizin açlığını çektiği ilgiyi alacağımıza inanırız. Eşlerimizi bilinçsizce ebeveynlerimizden seçtiğimiz için de, bize aslında aynı ebeveynlerimiz gibi davranacak ve istediklerimizi vermeyecek birini tercih etmiş oluruz. Romantik eşimiz bize istediklerimizi sunsa bile çoğunlukla kabul edemeyiz çünkü çocukluğumuzdaki etkiler bize bunların gerçek olmadığını söyler.

Aşık olmanın heyecanı azalırken, romantik çekimle seçtiğiniz kişinin tam da canınızı yakabilecek bir kişi olduğu ortaya çıkar. Esrarengiz bir yetenekle en zayıf noktalarınıza dokunabilir, içinizdeki en iyiyi çıkartan insan şimdi en kötüyü canlandırmaktadır. Hem de sadece ve sadece kendi gibi davranarak. Ve siz de aynısını ona yaparsınız çünkü romantik çekimle hayatınıza aldığınız eş; sizin çocukluk deneyimlerinizden tanıdığınız ve bilinçsizce seçtiğiniz özelliklere dayalıdır. Ebeveynlerimizin sevgisi ne kadar yeterli veya yetersiz olduysa, partnerimizin sevgisi de öyle olacaktır.

Cinsel Kutuplaşma: Manyetik Çekim

Cinsel kutuplaşmanın gücü kurnazca hepimizin yaşamlarını kaplar. Bizi aşığımıza doğru çeker. Bir evliliği canlı tutar. Ve gittiği zaman o canlılığı da beraberinde götürür. Peki o halde cinsel kutuplaşma nedir?
Bir süpermarketteki sebze reyonunda domates seçiyorsunuz. Başınızı kaldırdığınızda karşı cinsten çok hoş çekici bir yabancı ile göz göze geliyorsunuz. Bedeninizden bir elektrik geçiyor.Gözleriniz bir süre daha birbirine kilitli kalıyor ve sonra yeniden domateslere dönüyorsunuz. Vücudunuz enerji ve canlılıkla doluyor.

Cinsel kutuplaşma -Dişil ve Eril enerji arasındaki manyetik çekim ya da itme gücü- tüm yaşamınızı etkiler. Birkaç dakikalık cinsel kutuplaşma, süpermarketteki o ana saatlerce ve hatta günlerce geri gitmenize neden olabilir. Hiç tanımadığınız bir yabancı vücut ısınızı yükseltebilir, yüzünüzü kızartabilir ve kalbinizi daha hızlı attırabilir. 

Cinsel kutuplaşma vardır ya da yoktur. Daha doğrusu ilk başta öyle görünür. Cinsel kutuplaşmanın bilinçli bir şekilde devreye girebileceğini ya da kapatılabileceğini kavramadan önce ona kimya adını veririz. Yani ilişkimiz buna ya sahiptir ya da değildir. Bugünün arkadaşlığa dayalı ilişki kavramında, bazen cinsel kutuplaşma örneğim iyi bir iletişim kadar önemli değilmiş gibi davranırız. Böylece yakın ilişkilerimiz zamanla daha çok konuşmak ve daha az hareket eğilimi yaşar. 

Bununla birlikte konuşmak çoğumuz için yeterli değildir. İtiraf etmek hoşumuza gitsin gitmesin beraber olduğumuz insanla cinsel kutuplaşmanın o enerji dolu hazzını yaşamak isteriz.

Yakın ilişki öğretisinde manyetik çekimi ilerletmeyi ve paylaşmayı bilinçli şekilde öğrenebiliriz. Çoğumuz için bu gücün ilişkilerimizdeki cinsel kutuplaşmanın özünde olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Bu gizemli güç tüm yaşamlarımızı etkilemesine rağmen yine de neredeyse bilinçsiz bir seviyede kalmaya devam eder.

Cinsel kutuplaşma konusunda ustalaşmaya günlük yaşamdaki akışına hassasiyet kazanarak başlayabiliriz. Cinsel kutuplaşmanın gücünden tepeden tırnağa etkileniriz. Zihinlerimiz aşk dolu bir kucaklaşmaya sadeleşir ve düşüncelerimiz bir yabancının davetler bakışlarıyla hızla akmaya başlar. Kalbimiz, cilt ısımız ve duruşumuz da cinsel kutuplaşmadan etkilenir. Bir daha ki sefere çekici bir karşı cinsle yan yana durduğunuzda vücudunuzdaki değişikliklere dikkat edin. Karşı tarafın gözlerinin üzerinizde dolaştığını hayal etmek bile an akışınızı, nefes alıp verişinizi ve kaslarınızdaki gevşekliği değiştirecektir. 


Yakın İlişki Romantizm Demek Değildir

Yakın ilişki öğretisine hazırlanmak için öncelikle sevgi, romantik çekim ve cinsel kutuplaşmanın aynı şeyler olmadığını anlamalıyız. Herhangi bir kişiyi ya da herkesi sevebilirsiniz. Bir dağı, bir çiçeği, bir tabloyu ya da içi doldurulmuş bir hayvanı da sevebilirsiniz. Sevgi kalbinizi açmanızla gerçekleşir. Sevgide ayırma duygunuzun gevşemesine izin verirsiniz. Böylece her kimi ya da neyi niyet ediyorsanız, onunla bir olursunuz. Bu ister bir çocuk, ister bir sevgili isterse Büyük Kanyon olsun, fark etmez. Sevgi birleşmedir, en sonunda birlik olma noktasına kadar açılmaktır. Sevebileceğimiz insanların, yerlerin ya da şeylerin sınırı yoktur. 

Romantizm olağanüstü bir duygudur. Aşık olma durumundaki ana duygu , ” Sonunda tüm yaşamım boyunca beklediğim insan karşımda,” cümlesine dayalıdır. Bu özel insana karşı çok derin bir samimiyet hissedersiniz. İnsanların çoğu yaşamları boyunca bu duyguyu bir ya da birkaç kişiyle yakalar. Sevgi kalbinizi açmak iken; romantizm hayatınızdaki özel insana duyduğunuz çok ender rastlanan bir tanıdıklık ve “kendini güvende hissetme” halidir. Ve sevmek sevgiyi arttırırken, romantik çekim eşinizin sizi kızdırması ya da arzularınızı boşa çıkarması sonucu hayal kırıklığı ile son bulur.

Cinsel kutuplaşma veya manyetik çekim iki insan arasındaki enerji akışıdır. Bir marketin sebze bölümünde hiç tanımadığınız, hatta sevmediğiniz bir insana karşı olabilir. Vücudunuzdan, Zihni’nizden ve duygularınızdan yükselen bir enerji akımıdır. Ve gün içinde birçok kez deneyimleyebilirsiniz.

Yakın ilişki öğretisinde iki ana başlık vardır. İlki ve en önemlisi sevginin kendisini deneyimlemektir: Her an sevebilmeye karşı koyduğumuz engelleri aşarak kalplerimizi ve duygularımızı açmanın bilinçli pratiği. İkinci pratik ise; cinsel kutuplaşmayı yani iki insan arasındaki çekimin gücünü bilinçli ve ustalıklı bir şekilde sevgiye dönüştürerek ilişkiye aktarmaktır. Yakın ilişki öğretisinde seks ruhani bir birleşmeye; hayat ve aşk gücünün iletişimine, açıklığın ve zevkin tutkulu bir aktarımına dönüşebilir. Cinsel kutuplaşma deneyiminiz olsun ya da olmasın; yakın ilişki , bizi çevreleyen korku ve engellere karşı giderek daha rahat olmaktır. Korkularımıza karşı özgürce açık olabilmemiz an be an ilerleyen bir sevgi disiplini ister. Özgür ve sevgi dolu olabilmemiz için üst düzey bir disiplin gerekir ve bu da Yakın İlişki öğretisidir. 

Şimdi Her Şey Kutsal

Standard

2 hafta önce Fethiye’de yaklaşık bir yıldır katılmayı ötelediğim bir çalışmaya katıldım. Meryem Suna ile Tantra 1. Seviye kampı. Geçen sene katılmama bahanem kampın çok kalabalık olması idi 50 kişi, kadınlı erkekli karışık bir grup, bu sefer 55 kişiydik ☺️ Benim için gitmesi zor kabul etmesi zor ve etkisi ise çok büyük bir kamp oldu. 

Çocukluğumdan beri cinsellikle ilgili tonlarca tabum vardır. Kampta kendime mektup yazarken de bir çok şeyi farkettiğim üzere bu konuyu hep gizli yaşanması ve gizli tutulması gereken, üzerine mümkün olduğunca az konuşulan ve çoğunlukla ayıp bir şey olarak algılamışımdır. Bir tarafım çok meraklı bir tarafım ise çok tutucudur cinsellik konusunda. İçinde yaşadığımız toplum da, bu konuda konuşmayı ayıp görür, ama bir o kadar da heveslidir. Dedikoduların baş malzemesidir kim kiminle ne yapıyor, kim kiminle sevişiyor. Yani hem çok gizli, hem de çok merak edilen bir konu☺️Bu kadar gizli olmasa bu kadar merak etmezdik sanırım;)

Neyse Meryem Suna, Türkiye’de çok gizli tutulan ve hem çok konuşulup hem de hiç konuşulmuyormuş gibi yapılan bu konuya ışık tutmayan niyet etmiş bir elçi. Ve kamplarında bizleri kabuğumuzdan çıkmaya, söyleyemediklerimizi söylemeye, yapamadıklarımızı yapmaya ve tabularımızı yıkmaya davet ediyor.

Çok farklı çalışmalar yapılıyor kamplarda, hatta bazılarında sınıftan kaçasınız, bazen saklanıp içe kapanasınız geliyor ama kendinizi zorlayıp süreçte kaldığınız noktada dönüşüm başlıyor. Yeri geliyor utanıyorsunuz, sıkılıyorsunuz yeri geliyor kahkahadan yarılıyor, mutluluktan köşe oluyorsunuz Veya müzikle havalara uçuyorsunuz. Öyle yoğun, öyle aşk dolu bir çalışmaydı ki, ilk gün aynı gruba düştüğümde tek tek incelediğim, bazılarına hemen ısındığım, bazılarını hemen yargıladığım, sevdiğim, sevmediğimi sandığım herkes ile son gün tantra felsefesine uygun şekilde, tüm omurga boyunca, sarılabiliyor ve çok yüksek dozda bir aşk ve sevgi hissediyordum. Baştan Zihni’min etiketlediği kadın, erkek, güzel, çirkin, yakışıklı, yaşlı, genç, evli, bekar, gay, lezbiyen, zayıf, kilolu, çekici, itici, gıcık, soğuk, sıcak, esmer, sarışın herkes aynı oldu son gün ve herkese sarıldığımda hissettiğim şey aşk oldu. Herkesin önünde eğilirken hissettiğim şey suçluluk oldu,af oldu, minnet oldu, şükran oldu. Herkes bir oldu ve gözümü tırmalayan tüm o farklılıklar kayboldu. Muhteşem bir histi öylesine muhteşem ki en gıcık olduğumu sandığım insanlara bile hiç direnç hissetmeden içime sokacak kadar sarılıp o ilahi sevgiyi hissedebildim. Tüm bakış açılarım ve tüm kimlikler yok oldu. Zihnimin cehenneminden çıktım sanki. Böyle diyerek biraz abartıyorum belki büyük ölçüde koşulsuz sevgi çalışmış, farklılıkları daha kolaylıkla kabul eden biri olarak ama hala uzun bir yolum var onu farkettim. Ve kamp sonunda baktığım yerden o 55 güzel insanı gördüm.

En çok dönüştüğüm noktalardan birisi de insanlara dokunmak ve dokunulmak oldu. Ne anlamlar yüklediysem dokunmaya, tanımadığım insanların bana dokunması konusunda aşırı temkinli, tanıdığım insanlara dokunma konusunda ise çoğunlukla rahattım. Çocukluğumda zaman zaman izin vermediğim halde bana dokunan insanlar olduğundan herhalde insanlara karşı güvensizdim. O kadar ki otobüste yanıma karşı cinsten biri oturduğunda bile alarma geçebilirdim. Dokunulmak çoğu zaman tacizle özdeşleşmişti belki bilemiyorum. Veya kime nasıl, ne şekilde dokunulabileceği hakkında onlarca belki yüzlerce yargım vardı. Bu kampta bir çok şey olağanlaştı, normalleşti, en çok da dokunmak. Dokunma ile ilgili en temel sorunumun Zihni’min ona yüklediği yüzlerce farklı anlam olduğunu farkettiğimde Zihni’mi yavaşlatıp sadece hissetmeye geçtim. Ve hissetmeye geçtiğimde dokunmak da, dokunulmak da, sarılmak da hepsi çok güzeldi. Çok özgürleştiriciydi ve tam ihtiyacım olduğu gibi çok sevgi doluydu. Ve ben de aşkla özgürce dokunmayı öğrendim. Çünkü dokunmak kutsal☺️

Yaptığımız çalışmalar üzerine çok fazla detay vermek istemiyorum çünkü yaşayıp kendi deneyiminizi yaratmanız en güzeli. Tek söyleyebileceğim çok ama çok eğlenceli, bol kahkahalı ve hiç dokunulmamış yerlerinize dokunacak(mecazi anlamda diye parantez açma ihtiyacı duydum demek hala direnç var biraz:)) bir çalışma olduğu. Kendinizi yeniye açın ve sınırlarınızı zorlayın. Korkularınızın öteki tarafına geçtiğinizde orada bulacağınız tek şey sevgi olacak😉

Bülent Uran ile Holotropik Nefes

Standard
Bülent Uran ile Holotropik Nefes

Bir Bülent Uran kampından daha ayrılıp evime dönmüş bulunuyorum. Bu sefer mağarada holotropik nefes çalışması yaptık. Daha çok doğum anımızı tekrar yaşamak ve doğum travmalarını temizlemek niyeti ile organize edilmiş üç günlük bir çalışmaydı. Neyi temizledim tam olarak bilmiyorum ancak kendimi hafiflemiş ve dönüşmüş hissediyorum detayları az sonra anlatacağım☺️ Bu arada son iki Bülent Uran kampının da sonunda kundalininin uyanışını ve bu enerjinin bedenimde çakralar boyu yukarı çıkarak tepemden akıp evrene karışmasını deneyimledim. Çok acayip bir şeydi! Daha fazlasını yaşamak için sabırsızlanıyorum☺️
İlk günden başlarsak gece geç kampa varıp sadece üç-dört saat uyuduktan sonra İnlice’nin muhteşem doğasında sahile yürüyüş ve sahilde yoga sonrası kendime geldim. Bu arada hisleri yoğunlaştırmak ve daha yoğun bir arınma sağlamak için üç gün boyunca oruç tutmaya karar verdim. 42 saat sıfır yemek sıfır su, 72 saat de hiç yemeden sadece son sekiz saat biraz incir yiyerek fena sayılamayacak bir oruç tuttum. Oruç hafiflemeye ve hislerin güçlenmesine yardımcı oluyor. Şöyle ki 32 saati aç ve susuz geçirdikten sonra enseme değen rüzgarın tenimi okşayışını hissedebilecek kadar andaydım:) Harika bir his🙏 bu aralar detokslara ve şifa oruçlarına merak sardım. Eylül’de veya Ekim’de Bülent ile bir detoks kampı yapacağız inşallah. Ben de elimden geldiğince deneyimlediklerimi paylaşacağım.
Neyse dönelim nefes kampımıza. Yoga ve yüzme dönüşü biraz konuya giriş yaptı Bülent. İşin bilimsel yönünü anlattı biraz. Jung’un bir felsefesini esas alan doğumun dört aşamasından bahsetti. Dikkatle dinledim ama detaylar aklımda değil valla notlarımı da kaybettim. İşin bilimsel yönü artık beni pek ilgilendirmiyor sadece deneyimliyorum☺️Şifalanayım yeter ne yaptığımı ve nasıl yaptığımı anlamasam da olur. Neyse olayın mantığını anladıktan sonra ertesi gün yogamızı yaptık, eşlerimizi seçtik ve çıktık Göcek dağlarındaki mağaramıza:) holotropik nefeste ikili gruplar halinde çalışılıyor, birisi çalışma yaparken diğer kişi ona mukayyet oluyor. Transtayken veya yoğun duygu akıtırken yardıma ihtiyacı olabiliyor insanın. 

Gelelim benim ne deneyimlediğime, anlatması çok kolay değil ama deneyeceğim. Yere uzandım, gözlerimi kapattım ve hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladım. Birkaç dakika sonra omuzlarımı sırtımı yoğun bir sancı kapladı. Öyle zamanlarda tempolu nefes alıp vermeye devam etmek gerekiyor. Başınızdaki arkadaşın bir görevi de size sürekli nefes almayı hatırlatmak. Sonra nasıl olduysa sancı hafifledi ve bedenim hareketlendi. Neler yapmadı neler. Kolları havada sallamalar, titremeler, ayağa kalkıp zıplamalar, boks hareketleri, duvarı tekmelemeler, kahkahalar, göz yaşları, mağarada bulduğum ağır bir taşı kalbime bastırmalar, cenin pozisyonuna girmek ve daha birçok acayip hareket. Yaklaşık 3-3,5 saat süren bir çalışma ve çıkışta baş döndürücü bir mutluluk:) yaşamla bir olma anı, yükselen bir coşku, neşe ve keyif. Harika bir histi tabiki de:)

Ertesi gün de ben bu sefer nöbet tutan taraftım, orası apayrı bir hikaye:) nöbet tutarken de hafif trans durumları yaşadım. Hatta kopup gitmemek için kendimi zor tuttum. Özellikle ellerim ve kollarım transtaki arkadaşımın bedeninin üzerinde,ona dokunmadan bir sürü el kol hareketi yaptılar. Ben ve Zihni’m sadece seyrettik. Bir tür eski zaman cadıları gibiydim, sanki arkadaşımın enerji bedeninde temizlik yapar gibi bir havadaydım. Çok komiktim☺️Sonra bir süre sakinledim ve çalışma arkadaşım rahat bir dinlenme moduna geçince tekrar transa girdim sanırım biraz hoplama, zıplama, dans üzeri hıçkırmalar, bağırmalar tam da hatırlamıyorum ne yazık ki… Bu ikinci çalışma beni biraz ağırlaştırdı, çıktığımda sanki yaralı gibiydim. Önceki günün hafifliğinin aksine bir ağırlık çöktü üzerime… neyse akşamına karaoke 🎤 yapıp bağıra bağıra şarkı söyleyince geçti, daha doğrusu bu yolla bastırdım sanırım:)

Holotropik nefes çalışması ilginç bir çalışma, ertesi gün düşününce farkında olmadan doğumun dört aşamasından orada geçtiğimi farkettim. Anne karnında huzurlu olduğumuz ilk aşama- bu benim için en keyifli aşamaydı. Sonrasında rahimde kasılmaların başladığı cehenneme de benzetilen evre, ardından dışarı çıkma savaşı verdiğimiz bölüm ve dördüncü olarak dışarıya çıktığımız kurtuluş anı. Son aşama benim için ilk aşama kadar huzurlu değildi. Ben annenin karnında daha huzurluymuşum galiba☺️☺️

Hayatınıza ve Hislerinize Sahip Çıkın! Antidepresanları bırakın!

Standard
Hayatınıza ve Hislerinize Sahip Çıkın! Antidepresanları bırakın!
Psikolog yazar Azra Kohen’in Pi adlı romanında, Ali ve Bilge’den antidepresanlar üzerine unutulmaz ve çok etkileyici bir diyalog! Lütfen antidepresan kullandığını ve kullandırdığını bildiğiniz herkese okutun.
-Ne düşünüyorsun?
– Neden insanların duygularını antidepresan adını verdikleri zehirlerle uyuşturduğunu…
– Hissetmekten kaçıyorlar. Varoluşunu sistemin monotonluğundan kurtaramadığı için, yaşama motivasyonu yok olan insan, bu motivasyonunu yok oluşunun verdiği acıyı, yaşama isteğinin kaybolmasının yarattığı boşluğu hissetmemek adına duygularını sindirmeyi tercih ediyor.
– Yaşarken ölüyorlar. Acımıyor, hissetmiyor, gelişmiyor, değişmiyor ve bu ilaçlarla yaşarken ölüyorlar.
– Bu antidepresanların beyinde nasıl işlediğini biliyor musun?
– Düşünceleri oluşturan elektrik akımı yavaşlıyor önce, sonra da sürekli aynı pattern üzerinden akan akım zamanla beyin hücrelerini zedeliyor, eskitiyor. Sürekli aynı bölgenin kullanımıyla oluşan eskime sonucu algıları yavaşladıkları için iyi hissediyorlar kendilerini. Tabi bağımlılık başlıyor.Beynin ödül sistemi bu sefer düşünmek gibi en doğal işi yapmak için bile kullanılan ilacın daha fazlasını istiyor.
– Herhangi bir duyguyu hissetmeyecek kadar aptallaşıp bedenlerini televizyonlara teslim ediyorlar. Daha fazla hissetmemek için ilaçlara sığınıyorlar…Ama hissetmek için buradayız, hissetmek ve anlamak için, gerekirse acıya da hazır olmalıyız.
İlaç listesi Paxil, Effexor, Adetol, XR, Stratterra, Lythum, Prozac, Cymbalta, Tegratol, Zolof, Siptimul, Tagratol, Clorazil, Seraquil. (Bu arada ben küçükken baş ağrılarım için çok uzun yıllar Tegratol kullandım listede görünce şok oldum! daha o yaşta uyuşturmaya başlamışlar yani beni☹ ) Ve daha niceleri, evrenin en gelişmiş sisteminin, insan beyninin kimyasıyla, beynin içine paslı, çirkin, kenarları çatallaşmış bir çomak sokarcasına oynayan, insanı sersemletmek ve duyuları yavaşlatmak dışında etkileriyle ilgili hiçbir kanıt bulunmayan ilaçları düşündü Bilge, birkaç ilaç şirketi tarafından üretilen onlarca ilaç dünyanın her yerinde doktorların da işbirliğiyle 100 milyondan fazla insana reçetelendiriliyordu.
1950’lerde bir grup psikiyatrist bir odada toplandılar ve kendi deneyimlerinden yola çıkarak bir liste hazırladılar. Bu listeye Mental Bozuklukların Teşhisi ve İstatistiği El Kitabı* adını verdiler. O günden bugüne altı farklı şekilde geliştirildi bu liste ve bugün, 973 sayfadan oluşan 374 akıl bozukluğunu listeleyen bir el kitabı haline geldi. Artık dünyada yaşayan herkesi bu listede kategorize edilmiş birçok bozuklukla sınıflandırabilirsiniz! Yani her gün gelişen ve deliliği tanımlayan bu listeyi öyle geliştirdiler ki, kitabın içeriğine göre hepimiz hastayız. Klinik psikolojinin kutsal kitabıdır bu. Ama asıl konu bu değil! Anlatmak istediğim konu şu, bugün bu kitaptaki sınıflandırma dikkate alınarak 0-3 yaş arası çocuklara dahi akıl bozukluğu teşhisi koyulabiliyor. Peki nedir akıl bozukluğu? Bu kitabı yazanlara göre, psikolojik bozukluklar beyindeki kimyasal dengesizlikten kaynaklanıyor. 1965 yılında bu kimyasal dengesizlik teorisin ortaya atan adam Schildkraut, bir çalışmasında beyiğnde düşüncenin oluşmasına yani beyindeki elektrik akımının bir noktadan diğerine ulaşmasını sağlamakta kullanılan nörotransmitter adı verilen bu küçük elektrik akımlarındaki aksamanın depresyona yol açtığını buluyor.
Nörotransmitterlardaki aksama depresyona neden oluyor yani beyinde kimyasal dengesizlik olabilir. Evet! Peki beyindeki kimyasal dengesizlik ispatlanabilir mi? Kimyasal dengesizliği olan birini siz ispatlayabilir misiniz? Hayır ispatlayamazsınız. Mesela seratonin dediğimiz nörotransmitter beyindeki mesajların bir noktadan diğerine aktarılmasına ve bu yüzden de düşüncenin oluşmasına yardım eder, eğer seratonin seviyesinde azalma varsa o zaman mesajlar bir noktadan diğerine kolaylıkla akmaz ve biz düşünemez, hatırlayamaz, hayal kuramaz oluruz… ve kolaylıkla düşünemeyen insan depresyon, panik atak ve heyecan krizleri gibi tuhaf duygularda kaybolabilir. Yani beynimiz…vücudu yönetmek için dizayn edilmiş beynimiz işini yapamaz hale gelir.
Depresyon ilacı alıyorsunuz. Nedir depresyon? Hiç düşündünüz mü? Nedir?
Size konulan teşhis tıp dünyasındaki diğer teşhisler kadar bilimsel değil. Sizde kimyasal dengesizlik olup olmadığını hiçbir bilimsel ispatı yok. Kimyasal dengesizlik teorisi üzerine kurulmuş bu kategorizasyon sayesinde, yani bu el kitabı sayesinde, bugün bir doktorun ofisine giren birine sadece şöyle bir bakıp ilaç vermesi yasal hale geldi.Her yıl 330 milyar dolarlık dev bir ila. Endüstrisinin büyümesi için daha çok depresyona, daha çok kimyasal dengesizliğe ihtiyaçları var. O 973 sayfanın içinde herbirimize uyan, uydurulmuş bir bozukluk var! Emin olun! Bugün artık 0-3 yaş arasındaki çocuklara da teşhis koyup, hiperaktif deyip ilaç veriyorlar, beyni gelişme döngüsünde olan bir canlıya beynindeki kimyasal dengeyi nasıl etkileyeceği kesinlikle bilinmeyen bir ilaç veriyorlar. Paslı kocaman bir demiri kafatasının içine soksunlar daha iyi. Çocuğun zekası yaramazlığıyken, o yaramazlığı bastırmak için ilaç veriliyor. Daha da kötüsü bugün piyasadaki ilaçların yüzde 75’ini genel cerrahlar dahi reçetelendirebiliyor. Yani psikiyatrist, psikofarmoloji eğitimi almış bir psikolog olmalarına dahi gerek yok. İşte bu yüzden bugün 100 milyondan fazla kişi 2000den fazla yan etkisi olan psikoterapik** ilaç kullanıyor ve ayda 3000 kişi bu ilaçlar yüzünden ölüyor! Dünyada 17 milyon çocuğa psikoterapik ilaç veriliyor, gelişme çağında olan çocuklardan bahsediyoruz burada! Ve istatiksel olarak bunlardan 1000 tanesi kendini öldürecek! Prozac’ın intihar eğilimi yaptığı bilindiği halde depresyon ilacı olarak satılıyor!
Ben demiyorum ki kimyasal dengesizlik diye bir şey yok ve ilaç tehlikelidir. Kullandığımız sudaki, diş macunundaki florür, yediğimiz domatesin kabuğuna ilaçlama ile bulaşmış zehirler yüzünden kimyasal dengemiz zaten bozuluyor. Maruz kaldığımız tüm bu zehirler ki bunlara çocuklarınıza yedirdiğiniz krakerlerden çikolatalara her yerde kullanılan glutamat, aspartat, sistein gibi beyin hücrelerini öldürdüğü ispatlanmış, onaylanmış aminoasitleri de ekleyin ve hesap yapın. Depresyonda olmanız için özellikle dizayn edilmiş bir çevrenin içinde istatistiksel olarak bugüne kadar tek bir kişiyi bile iyileştirmediği kanıtlanmış bu antidepresanları ve psikoterapik ilaçları kullanarak daha da hasta hale geliyorsunuz. Beyniniz çalışmayınca kontrol edilebilir oluyorsunuz! Anlamıyor musunuz?! Size yedirdikleri içirdikleri bu zehirlerle insanlığınızı ve iradenizi öldürüyorlar!
– Ama acı çekiyoruz (der Leyla, kitapta antidepresan kullanan bir karakter)
– Çektiğiniz acının kaynağını sorgulayın, kendinizi uyutmak yerine çabaya geçin. Size söz veriyorum iki yıl içinde her şey değişecek. Acıdan kaçmayın odaklanın. Acı odaklandığınızda küçülürken, ondan saklanmaya görmezden gelmeye çalıştığınızda her tarafa yayılır ve büyür( bence aynısı korku için de geçerli, hatta tüm olumsuz duygular için). Büyüyen, yayılan bu acı sadece size değil etrafınızdaki herkese bulaşır. Hayatınızı kaplar. Odaklanın ve anlayın, acı anlaşıldığında huzura dönüşür… Kolay olmayacak ama vazgeçmediğinizde başaracaksınız.
*DSM-V Amerikan Psikologlar Birliği Teşhis Kitabı
**Johan A Den Boer, Looking Beyond the Monoamine Hypothesis. European Neurological Review, 2006; 6(1):87-92
Burada yazanların doğru olduğunu aklımla değil kalbimle, aklımla değil ruhumla biliyorum, aklımda gayet ikna olmuş durumda. Yıllardır farkındayın antidepresanların uyuşturucudan alkolden hiçbir farkı olmadığını sadece birisinin doktorlar tarafından reçete edildiğinin. Hissetmemek için, hissetmek ağır ve zor geldiği için uyuşturuyoruz kendimizi, daha iyi hissetmek için ancak yaşamak hissetmektir. Yaşamı kalbinden algılamaya geldik, algılamk için de uyanık olmaya ihtiyacımız var. Hislerinizden kaçmak yerine onların peşine düşün size kendinizle ilgili çok şey anlatacaklar ve anlamaya başladığınızda yani anlayışa geçtiğinizde acı huzurai korku sevgiye dönüşecek. Biliyorum eminim çünkü yaşıyorum, çünkü deneyimliyorum.
Sevgili Azra Kohen’e bu harika satırlar için teşekkür ediyorum. Ben de üşenmedim daha çok insana ulaşması için yazdım. Katkı olması dileğiyle,

Tükettiğini üretebilir misin?

Standard
Tükettiğini üretebilir misin?

“Arsızlığı terbiye edebilir miyiz ? Evrende her şey ihtiyaçtan doğar Numi, fark edişlerin merakını motive eder, merakın analiz yapabilmeni tetikler, analizlerin özgür iradeni besler. Sana söylenenin dışında da yollar olduğunu keşfetmeye başlarsın.

Ama varlık gelişime değil ihtiyaçlarının bolluk içinde karşılanmasına odaklanırsa o zaman hayatın ona sunduklarını değerlendirmek yerine biriktirmeye başlar. İhtiyaçlarına saplanmış bir  varlık o kadar çok toplamaya, biriktirmeye ve, daha fazlasına sahip olmaya odaklanmıştır ki “dönüşmek için varolduğunu” unutur. Topladıklarını kendi dönüşümüne hizmet etmek için kullanmak yerine arsızca biriktirip daha fazlasının peşine düşer. Yani arsızlık bir alışkanlığa dönüştüğünde sahip olduklarını kullanmayan sadece biriktiren bir kolleksiyoncuya dönüşürsün. Arsızlığın terbiyesi tükettiğini üretmekle başlar. Bir organizmayı parazitten ayıran şey de bu üretimdir. Çi’yi( yaşam enerjisini) negatifte deneyimlemekten daha kötü bir şey, tüketerek var olmayı seçmektir. Sadece tüketmeyi deneyimleyen bir organizam asla kendi potansiyeline ulaşamaz ve uzun vadede evrenin boyutlarında asla kendine yer bulamaz.”

Tükettiğini üretebilir misin Numi?

Numi düşündü, tabiki de tükettiğini üretebiliyordu, yediği her şeyi üretmeyi öğrenmişti. “Evet hem de her şeyi!” diye cevap verdi.Kendinden emindi.

Dokas sordu: “Peki ya fikirler? Yargılayarak tükettiğin fikirlerin yerine de yenilerini üretebiliyor musun?”

Yargılayarak tükettiği hiçbir şey yoktu, ne demekti şimdi bu!?

Dokas suratında sakin bir tebessüm ile açıkladı: “Organizmalar hücresel yapılarını sürdürmek için beslenirler ve boyut algısı geliştikçe bedeni beslemek için gerekli olan şeyler de artar. Sadece yemek yemek yetmez artık. Üçüncü boyuta tekamül edebilmiş bir beynin besini düşünmek, hayal kurmaktır. Tabi amaç hayatta kalmak değil bir sonraki boyutun algısına hazırlanmaksa eğer. Beyin olasılıkları düşündükçe kendini bir sonraki boyuta hazırlar, evrim böyle gerçekleşir. Düşüncede başlar, maddede devam eder. Bedenimizi beslemek için tükettiğimiz şeyler gibi, düşüncelerimizi beslemek için tüketebildiğimiz şeyler de vardır. Bir şeyi, özellikle de bir kişiyi her yargıladığımızda onu tüketiriz. Yargılar, bilgiyi depolamamızı sağlar ama kişilerle ilgili yargımız,  o kişinin içindeki Çi’ye rağmen olasılıklarını sınırlandırmamıza neden olur, tabi diğerlerinin değer yargıları da bizim olasılıklarımızı sınırlandırabilir. Senin aptal olduğunu düşünen bir çoğunluğun içinde yaşarken akıllı olman, senin aklına güvenen bir çoğunluğun içinde yaşarken akıllı olmandan çok daha zordur.Yakın çevresinde gördüğü inancın desteğiyle hareket eden birini, kendisine güvenilmeyen bir diğerinden ayıran budur. Varlıklar çoğunluğun yargıladığı şeye dönüşebilirler zamanla. Biri çevresindekilerin inancıyla deneyimlere açılıp gelişirken- ki biz buna başarı deriz- diğeriyse çevresindekilerin yargısıyla deneyimler kapanır, başarısız olur. İnanılmak iradeye güç veren bir kalkan oluştururken, yargılanmak bir hastalık gibi irademizi zayıflatır.

Yargılama ve tükettiğini üret. Maddesel, enerjisel, düşüncesel her anlamda üret. Yargılamayan biri merakını ehlileştirmiş, iradesini de güçlendirmiştir. İşe yarayıp yaramayacağını ya da yapabilip yapamayacağını yargılamadan üretime geç. Yargılama ve elinden geleni yap. Başta sarsılabilirsin ama vazgeçmezsen kesin başaracaksın. İnsan gelişmek için dizayn edilmiş bir organizmadır.”

Numi kendini eksik hissettiği her konuda nasıl da kendini yargıladığını, sınırlamalar koyarak potansiyelini nasıl da köşeye sıkıştırdığını düşündü.

Evet bu dizeler çok sevdiğim Aeden kitabından Akilah Azra Kohen’in dizeleri. Roman olmaktan çok öte harika bir kişisel gelişim kitabı Aeden. Kitabın en sevdiğim en etkilendiğim bölümlerinden biri yukarıdaki bölümü. Okurken biriktirdiklerimi düşündüm, yargıladıklarımı, üretmeme hallerimi ve deneyimleyemediklerimi… Şimdi özeleştiri zamanı, neden doğduk farkedelim ve unutmayalım. Yargıladıklarımızı ve potansiyele engel olma yollarımızı, tükettiklerimizi ve üretemediklerimizi farkedelim.

“İnsan doğulmaz, insan olunur.”

Hazar

 

 

 

“İlişkileri Bağlar Olmadan Yaşamanın Hediyesi”

Standard
“İlişkileri Bağlar Olmadan Yaşamanın Hediyesi”

Az önce Elephant Journal’da İngilizce bir makale okudum ve o kadar hoşuma gitti ki Pazar sabahımı keyifle çeviriye ayırmaya karar verdim çünkü sizlerle paylaşmak istiyorum. Yazı benim uzun süredir üzerine kafa yorduğum, acı çektiğim, göz yaşı döktüğüm ve kendimi içinden çıkarmakta çok zorlandığım bir durum üzerine “aşkı bağlanmadan yaşamak” üzerine…

Makalenin adı “The Gift of Being Unattached in Relationships” yani “İlişkileri Bağlar Olmadan Yaşamanın  Hediyesi”. Böyle söyleyince çok garip geliyor biliyorum. Neden? Bir kere her şeyden önce aşık olduğumuz kişi bize bağlansın istiyoruz, bizi o kadar sevsin ki bırakamasın, biz o kadar çok sevsin ki bizsiz yapamasın istiyoruz. Yani biz dedim, sizi bilmem ama ben öyleyim. Aynısı kendim için de geçerli. Ben de öyle çok seviyorum ki onsuz yapamıyorum. Her seferinde bir daha hiç bu kadar sevemeyecekmişim gibi hissediyorum. Hayatımdaki en değerli şeyi kaybetmişim gibi. (Bu cümleyi kurduğum anda anne tarafım atlıyor hemen ya da çocuk tarafım: “Ne demek hayattaki en değerli şey? En değerli şeyler evladın değil mi, annen baban değil mi? “ diye. Ama aşk garip bir duygu işte, bazen bir anda her şeyi sollayıp her şeyin önüne geçebiliyor benim için. Karmik borçlarımla da alakalı sanırım, geçmiş hayatlarımda aşkın hakkını veremediğim için bu hayatımda en çok onu çalışıyorum sanki. Aşkın hakkını vermeye çalışıyorum bu ömrüm boyunca.) Peki bu o insanla mı alakalı? Yani aşık olduğum insan çok özel birisi olduğu için mi ben böyle hissediyorum? O gitse yerine yenisi olamayacakmış gibi? Hayır. Bu hayır cevabını gerçekten idrak ettiğim ve hayata geçirdiğim gün hayatımda çok şey değişecek:) Aklım anlıyor bu “hayır”ı ama kalbim henüz hazır değil sanırım.

 

Cevap “Hayır” çünkü bir insanı sevme kapasitem benimle alakalı o insanla değil. Bir kere sevdiysem tekrar sevebilirim, hem de her seferinde daha çok sevebilirim. Bir tek insana tutunup bırakmamak, hem de o seni istemediğinde bile, işte bu yüzden çok anlamsızlaşıyor. Bir taraftan da egom bastırıyor tabi, aşık olduğum kişiyi en özel yere koyan tarafım, o da beni en özel yere koysun istiyor. Bir daha kimseyi beni sevdiği gibi sevmesin istiyor. O en çok beni sevdiyse eğer özel ve değerli hissediyor. Oysa en çok sevilmek değil, en çok sevebilmektir belki de bizi özel kılan… Halbuki ne kadar anlamsız bırak adam da daha çok sevsin daha çok mutlu olsun, insan sevdiği için en iyisini istemez mi? Ego bağırıyor oradan “… ama, ama, ama, peki ya ben? Banane banane sevmesin başkasını beni sevsin, unutamasın”  diye sürekli bir parazit yapıyor:) Gülüyorum içimden çünkü artık egomu yakalayabiliyorum. Eskiden farkında bile değildim ama artık uyanmanın keyfini yaşıyorum. Hayatım şu aralar egomla saklambaç oynamakla meşgul:) Çok keyifli herkese tavsiye ederim.

Neyse çok uzattım gelelim makaleye:

“Aşk karşılığında hiçbir şey beklenmediği zaman başlar” diyor Thich Nhat Hanh. Ne harika bir söz! İçime işledi! Yıllardır insanları sevdim sanmışım meğer… Oysa beklentim karşılanmadığında küçük çocuk gibi tepinmek, küsüp gitmek, “sen beni sevmiyorsun” demek, değersiz hissetmek hep egomun oyunlarıymış ve sevgi kavramından çok uzak biraz da sahte hareketlermiş. Geç de olsa farkettiğim için çok mutluyum.

 

Sağlıklı Bir İlişki Şans Eseri Gelmez, Seçim Sonucunda Gelir

“Aşkta bağsız olmak yani bağlanmamak gerçekten mümkündür” diyor yazar. “Ve bu hiçbir şeyin gitmesine izin vermek değildir, daha çok ilişkiden beklentilerimizi değiştirmekle alakalıdır.” Diye devam ediyor. Bundan sonrasını direkt çeviriyorum.

Ne kadar tekamül yolunda gelişmiş veya spiritüel olursak olalım, ilişkiler gölge tarafımıza meydan okur ve çocukluk yaralarımızı aşmamız için gerekli çalışmaya işaret ederler.

Aşkta bağlanmamak aşık olduğun kişinin gitmesine izin vermek değildir, ya da aşkın kendisinin  gitmesine izin vermek de değildir.

Sadece beklentilerimize bağlanmamak veya daha önceden başarılı bir ilişkiyi yargılamak için önceden belirlenmiş sonuçlara bağlanmamaktır.

Bildiğimiz gibi ilişkiler için izlememiz beklenen ideal bir plan vardır. Tanışırız, öpüşürüz, konuşuruz, beraber daha çok zaman geçiririz, birbirimize “Seni seviyorum” deriz. Ailelerimizi tanıştırırız. Aynı eve taşınırız ve ardındatn tabi ki tek taş yüzük gelir.

Evet bu aşkta bağlanmamak değildir bu daha çok bir planı izlemektir. Hatta benim fikrime göre oldukça sınırlandırılmış bir planı. Eğer aşkta bağlanmamayı amaçlıyorsak önce kendimizle ve bizi kışkırtan, tetikleyen şeylerle  çalışmamız gerekir. **Burada yine araya gireceğim, aslında yazar burada kendimizle çalışmak derken yaralarımızı bulup iyileştirmeyi kastediyor. Çünkü aşık olduğumuz kişi ile yakınlaştıkça onun bizim yaralarımıza dokunma ve canımızı yakma ihtimali artıyor. Düşünün ki bütün vücudunuz yaralarla kaplı ancak hayatınızda biri yoksa size dokunan o zaman pek fazla bir sorun olmaz. Ne zaman ki birisinin alanınıza girmesine izin verirseniz size sarılmasına, dokunmasına işte o zaman canınız yanmaya başlar. Çünkü yaralar oradador ve siz onları birisi dokundukça hissettiğiniz acı sayesinde farkedersiniz. İşte bu yüzden yakın ilişkiler yaralarımızı farketmek, yerlerini bulmak ve iyileştirmek için bulunmaz bir nimettir.

Biz insanlar yarım kalmış, henüz bir karara bağlanmamış, tanımlanmamış durumların varlığında zorlanırız. Çoğumuz tam olarak ne noktada olduğumuzu ve ne tür bir durum içinde bulunduğumuzu bilmek isteriz ve böylelikle duruma uygun kurallara göre hareket eder rahatlarız.

Ancak bunu yaptığımız her an içinde bulunduğumuz aşkı sınırlandırırız ve aslında kategorize ederiz.

Bağlanmadan sevmek, karşımızdaki insanın ne yaptığını umursamamak ve böylelikle incinme ihtimalimizi ortadan kaldırmak değildir. Aksine karşımızdaki insanı, geleneksel kuralları bir kenara bırakıp, ilişkinin kendisi için konuşmasına ve kendi yolunu çizmesine izin verecek kadar sevmektir. ** Yine araya girerek çok basit bir örnek vermek istiyorum. Kendim de yaşadığım için biliyorum, sevdiğiniz kişiyi ailenizle tanıştırmak istemek bazen böyle bir şeydir. Sırası geldiği için ve kurala uygun olduğu için mi ailenizle tanışmasını istiyorsunuz, ailenizden onay almak mı istiyorsunuz yoksa onu çok seviyor ve sevdiğiniz diğer kişilerle paylaşmak mi istiyorsunuz? Bu sorunun başka yanıtları da olabilir ancak yanıt ne olursa olsun sadece farkında olun ve sırf siz istediniz diye karşı tarafın beklentinizi karşılamasını istemeyin. Unutmayın beklenti varsa aşk yoktur;)

Beklentilerimizi değiştirebildiğimizde, tecrübelerimiz de değişebilir.

Bir düşünsenize, aklımızda idealize edilmiş düşünceler olmadan yeni bir ilişkiye başlayabilseydik yolda neler mümkün olurdu? O zaman aşkı tanımlamak için daha önceden belirlenmiş sınırların içinde kalmayı zorlamak yerine kendimize ve bu birlikteliğe organik ve doğal bir şekilde gelişme olanağı tanımış olurduk.

Aşkta bağlanmamak şu demek:

“Seni sen olduğun için seviyorum, senin de karşılığında beni sevmeni beklediğim için değil.” demektir.

“Seninle olabildiğince çok anın tadını çıkartmak istiyorum çünkü bu fırsatların ne kadar devam edeceğinin hiçbir garantisi yok.”

Aşkta bağlanmamak birini özgürce sevebilme yetisidir. Her iki insan da özgür iradeleri ile gelirler ve giderler hiçbir zaman belli bir zamanca uygunluk veya davranış kalıpları beklentisi olmadan.

Gerçek şu ki, bağlanmadan aşk yani bağsız aşk kolay değildir.

Birini bu şekilde sevebilmek için önce kendi yaralarımızın adını koymamız, onlarla oturmayı öğrenmemiz gerekir; terkedilme korkumuzu, reddedilme korkumuzu ve doğduğumuz andan itibaren bir ilişkiden her neyi beklemeye koşullandıysak onu farketmemiz gerekir.

Bu çalışmayı bir kere yapmaya başladığımızda hemen bitmez tabi ama bağlanmama yolunda güvenle ilerlememiz mümkün olur. Ve anlarız ki hissettiklerimiz ve duygularımızın karşımızdaki insanla hiçbir alakası yok sadece bizimle ilgili.

Benim yaralarımdan birisi terkedilme korkusu çünkü çocukluğumdan beri “Erkeklerin çoğu gider” inancına koşullanmışım. Zihnimin bu yapısını iyileştirmeden önce, hayatımdaki adama bu korku ve endişe ile sert ve ani çıkışlarda bulunurdum ve bu çıkışlarımını onun davranışları yüzünden olduğuna inanırdım. Şimdi ise, aynı durum ortaya çıktığında onun davranışlarını olduğu gibi görebiliyorum ve tepkilerim tamamıyla farklılaştı. Artık beni iyileştirecek birisini aramıyorum veya her zaman hayatımda olacağının garantisini veren ve güvende hissetmemi sağlayan birisini de beklemiyorum çünkü bunları kendim yapabilirim.

Bu yolculuk beni ne kadar öteye götürmüş olursa olsun, bazen hala tetikleniyorum ancak şimdi basitçe gülümsüyorum ve biliyorum her tetiklenme benim daha da derine inmemi ve bağlanmamanın farklı bir seviyesine atlamamı,gelişmemi sağlayacak.

Bağsız olduğumuzda bu diğer insanın gitmesine izin vererek, onu bırakmıyoruz sadece beklentilerimizin hepsini bırakıyoruz. Çünkü kişileri bırakmak kendimizi iyileştirmek için yapacağımız derin ve sancılı çalışmadan da kaçtığımız ve pes ettiğimiz anlamına geliyor. Böylece kendimizi geliştirmek için eşsiz bir fırsat olan yakın ilişkilerden kaçmış oluyoruz.

En basit haliyle “Bağsız olmak farkındalıkla sevmeyi seçmektir- Unattachment simply means that we are choosing to love in a mindful way.” Birimiz diğeri için oradadır olabildiği zaman. Birbirimiz için orada olamadığımız durumlarda ise her ikimiz de bireysel olarak mutluyuzdur.

Bu eşinizin, sevgilinizin kendi yolculuğuna da en az kendi yolculuğumuza duyduğumuz kadar saygı duymaktır. Ve bağsız aşkta hiçbir şeyi zorlayamayacağımızı bilmektir. Bu hayatta birisinin bizi sevmesi için yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur, ve birisinin bize aşık olmasını durduracak bir şey de yoktur.

Eğer aşka bir hayatın bize sunduğu bir hediye olarak yaklaşırsak, sevilen kişi karşılık verse de vermese de, kendi isteklerimizi ve ihtiyaçlarımızı bir kenara bırakarak,  onun varlığında birini umursamanın ve onunla ilgilenmenin eşsiz cevherini yaşayabiliriz.

Aşkta bağsız olmak, bir başkası için hissetiklerimizi davranış, seçim ve sonuçlardan bağımsız olarak kabul etmek, takdir etmek ve şükran duymaktır. İşte en gerçek aşk budur.

“Yolculuğumuz hayatın daha derinine inmekle alakalıdır ve ona daha az bağlı olmakla.”

“Our journey is about being more deeply involved in life, and yet less attached to it.”

~ Ram Dass

~

Author: Kate Rose 

Editor: Ashleigh Hitchcock

The Gift of being Unattached in Relationships.

**Eğer siz de yaralarınızla tanışmak ve çalışmak isterseniz dönüşüm yolculuğunuzda size eşlik edebilirim. Yeter ki bana bir yerlerden ulaşın;). Sevgide kalın, Hazar