“İlişkileri Bağlar Olmadan Yaşamanın Hediyesi”

Standard
“İlişkileri Bağlar Olmadan Yaşamanın Hediyesi”

Az önce Elephant Journal’da İngilizce bir makale okudum ve o kadar hoşuma gitti ki Pazar sabahımı keyifle çeviriye ayırmaya karar verdim çünkü sizlerle paylaşmak istiyorum. Yazı benim uzun süredir üzerine kafa yorduğum, acı çektiğim, göz yaşı döktüğüm ve kendimi içinden çıkarmakta çok zorlandığım bir durum üzerine “aşkı bağlanmadan yaşamak” üzerine…

Makalenin adı “The Gift of Being Unattached in Relationships” yani “İlişkileri Bağlar Olmadan Yaşamanın  Hediyesi”. Böyle söyleyince çok garip geliyor biliyorum. Neden? Bir kere her şeyden önce aşık olduğumuz kişi bize bağlansın istiyoruz, bizi o kadar sevsin ki bırakamasın, biz o kadar çok sevsin ki bizsiz yapamasın istiyoruz. Yani biz dedim, sizi bilmem ama ben öyleyim. Aynısı kendim için de geçerli. Ben de öyle çok seviyorum ki onsuz yapamıyorum. Her seferinde bir daha hiç bu kadar sevemeyecekmişim gibi hissediyorum. Hayatımdaki en değerli şeyi kaybetmişim gibi. (Bu cümleyi kurduğum anda anne tarafım atlıyor hemen ya da çocuk tarafım: “Ne demek hayattaki en değerli şey? En değerli şeyler evladın değil mi, annen baban değil mi? “ diye. Ama aşk garip bir duygu işte, bazen bir anda her şeyi sollayıp her şeyin önüne geçebiliyor benim için. Karmik borçlarımla da alakalı sanırım, geçmiş hayatlarımda aşkın hakkını veremediğim için bu hayatımda en çok onu çalışıyorum sanki. Aşkın hakkını vermeye çalışıyorum bu ömrüm boyunca.) Peki bu o insanla mı alakalı? Yani aşık olduğum insan çok özel birisi olduğu için mi ben böyle hissediyorum? O gitse yerine yenisi olamayacakmış gibi? Hayır. Bu hayır cevabını gerçekten idrak ettiğim ve hayata geçirdiğim gün hayatımda çok şey değişecek:) Aklım anlıyor bu “hayır”ı ama kalbim henüz hazır değil sanırım.

 

Cevap “Hayır” çünkü bir insanı sevme kapasitem benimle alakalı o insanla değil. Bir kere sevdiysem tekrar sevebilirim, hem de her seferinde daha çok sevebilirim. Bir tek insana tutunup bırakmamak, hem de o seni istemediğinde bile, işte bu yüzden çok anlamsızlaşıyor. Bir taraftan da egom bastırıyor tabi, aşık olduğum kişiyi en özel yere koyan tarafım, o da beni en özel yere koysun istiyor. Bir daha kimseyi beni sevdiği gibi sevmesin istiyor. O en çok beni sevdiyse eğer özel ve değerli hissediyor. Oysa en çok sevilmek değil, en çok sevebilmektir belki de bizi özel kılan… Halbuki ne kadar anlamsız bırak adam da daha çok sevsin daha çok mutlu olsun, insan sevdiği için en iyisini istemez mi? Ego bağırıyor oradan “… ama, ama, ama, peki ya ben? Banane banane sevmesin başkasını beni sevsin, unutamasın”  diye sürekli bir parazit yapıyor:) Gülüyorum içimden çünkü artık egomu yakalayabiliyorum. Eskiden farkında bile değildim ama artık uyanmanın keyfini yaşıyorum. Hayatım şu aralar egomla saklambaç oynamakla meşgul:) Çok keyifli herkese tavsiye ederim.

Neyse çok uzattım gelelim makaleye:

“Aşk karşılığında hiçbir şey beklenmediği zaman başlar” diyor Thich Nhat Hanh. Ne harika bir söz! İçime işledi! Yıllardır insanları sevdim sanmışım meğer… Oysa beklentim karşılanmadığında küçük çocuk gibi tepinmek, küsüp gitmek, “sen beni sevmiyorsun” demek, değersiz hissetmek hep egomun oyunlarıymış ve sevgi kavramından çok uzak biraz da sahte hareketlermiş. Geç de olsa farkettiğim için çok mutluyum.

 

Sağlıklı Bir İlişki Şans Eseri Gelmez, Seçim Sonucunda Gelir

“Aşkta bağsız olmak yani bağlanmamak gerçekten mümkündür” diyor yazar. “Ve bu hiçbir şeyin gitmesine izin vermek değildir, daha çok ilişkiden beklentilerimizi değiştirmekle alakalıdır.” Diye devam ediyor. Bundan sonrasını direkt çeviriyorum.

Ne kadar tekamül yolunda gelişmiş veya spiritüel olursak olalım, ilişkiler gölge tarafımıza meydan okur ve çocukluk yaralarımızı aşmamız için gerekli çalışmaya işaret ederler.

Aşkta bağlanmamak aşık olduğunu kişinin gitmesine izin vermek değildir, ya da aşkın kendisinin  gitmesine izin vermek de değildir.

Sadece beklentilerimize bağlanmamak veya daha önceden başarılı bir ilişkiyi yargılamak için önceden belirlenmiş sonuçlara bağlanmamaktır.

Bildiğimiz gibi ilişkiler için izlememiz beklenen ideal bir plan vardır. Tanışırız, öpüşürüz, konuşuruz, beraber daha çok zaman geçiririz, birbirimize “Seni seviyorum” deriz. Ailelerimizi tanıştırırız. Aynı eve taşınırız ve ardındatn tabi ki tek taş yüzük gelir.

Evet bu aşkta bağlanmamak değildir bu daha çok bir planı izlemektir. Hatta benim fikrime göre oldukça sınırlandırılmış bir planı. Eğer aşkta bağlanmamayı amaçlıyorsak önce kendimizle ve bizi kışkırtan, tetikleyen şeylerle  çalışmamız gerekir. **Burada yine araya gireceğim, aslında yazar burada kendimizle çalışmak derken yaralarımızı bulup iyileştirmeyi kastediyor. Çünkü aşık olduğumuz kişi ile yakınlaştıkça onun bizim yaralarımıza dokunma ve canımızı yakma ihtimali artıyor. Düşünün ki bütün vücudunuz yaralarla kaplı ancak hayatınızda biri yoksa size dokunan o zaman pek fazla bir sorun olmaz. Ne zaman ki birisinin alanınıza girmesine izin verirseniz size sarılmasına, dokunmasına işte o zaman canınız yanmaya başlar. Çünkü yaralar oradador ve siz onları birisi dokundukça hissettiğiniz acı sayesinde farkedersiniz. İşte bu yüzden yakın ilişkiler yaralarımızı farketmek, yerlerini bulmak ve iyileştirmek için bulunmaz bir nimettir.

Biz insanlar yarım kalmış, henüz bir karara bağlanmamış, tanımlanmamış durumların varlığında zorlanırız. Çoğumuz tam olarak ne noktada olduğumuzu ve ne tür bir durum içinde bulunduğumuzu bilmek isteriz ve böylelikle duruma uygun kurallara göre hareket eder rahatlarız.

Ancak bunu yaptığımız her an içinde bulunduğumuz aşkı sınırlandırırız ve aslında kategorize ederiz.

Bağlanmadan sevmek, karşımızdaki insanın ne yaptığını umursamamak ve böylelikle incinme ihtimalimizi ortadan kaldırmak değildir. Aksine karşımızdaki insanı, geleneksel kuralları bir kenara bırakıp, ilişkinin kendisi için konuşmasına ve kendi yolunu çizmesine izin verecek kadar sevmektir. ** Yine araya girerek çok basit bir örnek vermek istiyorum. Kendim de yaşadığım için biliyorum, sevdiğiniz kişiyi ailenizle tanıştırmak istemek bazen böyle bir şeydir. Sırası geldiği için ve kurala uygun olduğu için mi ailenizle tanışmasını istiyorsunuz, ailenizden onay almak mı istiyorsunuz yoksa onu çok seviyor ve sevdiğiniz diğer kişilerle paylaşmak mi istiyorsunuz? Bu sorunun başka yanıtları da olabilir ancak yanıt ne olursa olsun sadece farkında olun ve sırf siz istediniz diye karşı tarafın beklentinizi karşılamasını istemeyin. Unutmayın beklenti varsa aşk yoktur;)

Beklentilerimizi değiştirebildiğimizde, tecrübelerimiz de değişebilir.

Bir düşünsenize, aklımızda idealize edilmiş düşünceler olmadan yeni bir ilişkiye başlayabilseydik yolda neler mümkün olurdu? O zaman aşkı tanımlamak için daha önceden belirlenmiş sınırların içinde kalmayı zorlamak yerine kendimize ve bu birlikteliğe organik ve doğal bir şekilde gelişme olanağı tanımış olurduk.

Aşkta bağlanmamak şu demek:

“Seni sen olduğun için seviyorum, senin de karşılığında beni sevmeni beklediğim için değil.” demektir.

“Seninle olabildiğince çok anın tadını çıkartmak istiyorum çünkü bu fırsatların ne kadar devam edeceğinin hiçbir garantisi yok.”

Aşkta bağlanmamak birini özgürce sevebilme yetisidir. Her iki insan da özgür iradeleri ile gelirler ve giderler hiçbir zaman belli bir zamanca uygunluk veya davranış kalıpları beklentisi olmadan.

Gerçek şu ki, bağlanmadan aşk yani bağsız aşk kolay değildir.

Birini bu şekilde sevebilmek için önce kendi yaralarımızın adını koymamız, onlarla oturmayı öğrenmemiz gerekir; terkedilme korkumuzu, reddedilme korkumuzu ve doğduğumuz andan itibaren bir ilişkiden her neyi beklemeye koşullandıysak onu farketmemiz gerekir.

Bu çalışmayı bir kere yapmaya başladığımızda hemen bitmez tabi ama bağlanmama yolunda güvenle ilerlememiz mümkün olur. Ve anlarız ki hissettiklerimiz ve duygularımızın karşımızdaki insanla hiçbir alakası yok sadece bizimle ilgili.

Benim yaralarımdan birisi terkedilme korkusu çünkü çocukluğumdan beri “Erkeklerin çoğu gider” inancına koşullanmışım. Zihnimin bu yapısını iyileştirmeden önce, hayatımdaki adama bu korku ve endişe ile sert ve ani çıkışlarda bulunurdum ve bu çıkışlarımını onun davranışları yüzünden olduğuna inanırdım. Şimdi ise, aynı durum ortaya çıktığında onun davranışlarını olduğu gibi görebiliyorum ve tepkilerim tamamıyla farklılaştı. Artık beni iyileştirecek birisini aramıyorum veya her zaman hayatımda olacağının garantisini veren ve güvende hissetmemi sağlayan birisini de beklemiyorum çünkü bunları kendim yapabilirim.

Bu yolculuk beni ne kadar öteye götürmüş olursa olsun, bazen hala tetikleniyorum ancak şimdi basitçe gülümsüyorum ve biliyorum her tetiklenme benim daha da derine inmemi ve bağlanmamanın farklı bir seviyesine atlamamı,gelişmemi sağlayacak.

Bağsız olduğumuzda bu diğer insanın gitmesine izin vererek, onu bırakmıyoruz sadece beklentilerimizin hepsini bırakıyoruz. Çünkü kişileri bırakmak kendimizi iyileştirmek için yapacağımız derin ve sancılı çalışmadan da kaçtığımız ve pes ettiğimiz anlamına geliyor. Böylece kendimizi geliştirmek için eşsiz bir fırsat olan yakın ilişkilerden kaçmış oluyoruz.

En basit haliyle “Bağsız olmak farkındalıkla sevmeyi seçmektir- Unattachment simply means that we are choosing to love in a mindful way.” Birimiz diğeri için oradadır olabildiği zaman. Birbirimiz için orada olamadığımız durumlarda ise her ikimiz de bireysel olarak mutluyuzdur.

Bu eşinizin, sevgilinizin kendi yolculuğuna da en az kendi yolculuğumuza duyduğumuz kadar saygı duymaktır. Ve bağsız aşkta hiçbir şeyi zorlayamayacağımızı bilmektir. Bu hayatta birisinin bizi sevmesi için yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur, ve birisinin bize aşık olmasını durduracak bir şey de yoktur.

Eğer aşka bir hayatın bize sunduğu bir hediye olarak yaklaşırsak, sevilen kişi karşılık verse de vermese de, kendi isteklerimizi ve ihtiyaçlarımızı bir kenara bırakarak,  onun varlığında birini umursamanın ve onunla ilgilenmenin eşsiz cevherini yaşayabiliriz.

Aşkta bağsız olmak, bir başkası için hissetiklerimizi davranış, seçim ve sonuçlardan bağımsız olarak kabul etmek, takdir etmek ve şükran duymaktır. İşte en gerçek aşk budur.

“Yolculuğumuz hayatın daha derinine inmekle alakalıdır ve ona daha az bağlı olmakla.”

“Our journey is about being more deeply involved in life, and yet less attached to it.”

~ Ram Dass

~

Author: Kate Rose 

Editor: Ashleigh Hitchcock

The Gift of being Unattached in Relationships.

**Eğer siz de yaralarınızla tanışmak ve çalışmak isterseniz dönüşüm yolculuğunuzda size eşlik edebilirim. Yeter ki bana bir yerlerden ulaşın;). Sevgide kalın, Hazar

Bulut Atlası

Standard
Bulut Atlası

Bu filmi izlediğimi bile hatırlamıyorum ama bir arkadaşım ile sinemada izlemişiz. Sahnelerin çoğunu silmişim sanki hatta bazı oyuncuları başka filmden hatırlıyormuşum gibi geldi:) ancak filmin ortalarına doğru emin oldum filmi izlediğimden.

Bazen bir filmi ilk defa izlediğinizde “acaba ne olacak” merakı ve heyecanı ile bir çok detayı kaçırabiliyorsunuz. Ancak ikinci, üçüncü defa izlediğinizde başka şeyler çarpıyor gözünüze daha önemli şeyler benim de kulağıma aşağıdaki satırlar çarptı bu sefer:

“İnanç, korku ve aşk gibi olguları, izafiyet teorisi ve belirsizlik ilkelerini anladığımız yollardan anlamaya zorlandık. Bu olgular hayatımızın rotasını belirlerler. Dün hayatım bir yöne doğru ilerliyordu bugünse farklı bir yöne. Bugün yaptıklarımı dün yapmamın ihtimali dahi yoktu. Zamanı ve mekanı yapılandıran bu güçler, daha biz doğmadan ve öldükten sonra da devam edecek şekilde, olmak istediğimiz kişiyi değiştirebilir ve şekillendirebilir. Yaşamlarımız ve tercihlerimiz kuantum yörüngelerinin de tarif ettiği gibi her karşılaşma ve her kesişmede farklı bir istikamette  ilerleyecektir.”

Filmden çok sevdiğim bir söz ise:

“Kendimizi ancak ve ancak başkalarının gözünden tanıyabiliriz.”

Ve son olarak…

“Hayatlarımız sadece bize ait değil. Beşikten mezara kadar diğerlerine bağlıyız. Geçmişten geleceğe işlenen her suç ve yapılan her iyilik geleceğimizi yeniden şekillendirir.”

Yaptığım her seçim hayatımı yeniden şekillendiriyor ancak seçimlerimi akıl yoluyla yapmak ve sürekli neyi seçeceğim üzerine düşünmek acaba bana ne kazadırıyor? Sadece akıl rahatlığı ve huzuru sanırım. Sonuçta gittiğim yer gitmek istediğim yer olmasa bile, “aklımla karar verdim” deyip içimi rahatlatıyorum. Arada aklımı bir kenara koyabilmek dileğiyle:)

Filmi izlemediyseniz izleyin derim, izlediyseniz de tekrar izleyin. İkinci sefer daha bir keyifli oluyor. Bu filmle hakikati bulmaya bir adım daha yaklaşmanız dileğiyle, Sevgiler

 

 

İçimdeki Karanlığa Rağmen Affedebilmek

Standard
İçimdeki Karanlığa Rağmen Affedebilmek

Hepimizin içinde karanlık ve kötü bir taraf var. Yaralarımızla ve travmalarımızla mı ilgili tam olarak bilemiyorum, belki de aydınlığın olduğu yerde bir parça karanlık da olması doğal olduğu içindir. Bu karanlık ve kötü tarafımız gergin zamanlarda sevgide kalmamızı engelliyor ve sürekli içimizdeki nefreti ve korkuyu besliyor. Sevgide değilsen korkudasındır, sevgide değilsen öfkedesindir, sevgide değilsen utançtasındır, sevgide değilsen nefrettesindir. Sevgideyken affedebilirken her şeyi, bir anda bir bakarsın yine nefretin uçurumlarına sürüklenmişsin. Bir de o kadar hızlı ki bu gelgitler. Akıp duruyorsun iki uç arasında. Ve egon bağırıyor sürekli “Sen haklısın, sana yapılanları haketmedin!” Noluyorsa haklı olunca, sanki insana bir faydası var… Sadece egonun besini işte “haklı olmak”.

Bu aralar sıkça “Ama bu haksızlık!” diye söylenirken buluyorum kendimi. Ben önceki hayatlarımda ne yaptım ki bu hayatımda aşk konusunda bu kadar şanssız, bu kadar cezalandırılmışım. Yapmışım demek ki bir şeyler… Çilesini de çekiyorum işte fazla fazla. Her seferinde daha kuvvetli, daha derin yaşıyorum aşkı ve sonra tabi acısını da kanım çekilene kadar hissediyorum.

Belki de bu hayatta kabul veremediğimiz, kendimize layık görmediğimiz her senaryo tekrar tekrar başımıza geliyor. Belki de benim artık aşkın acısına kabul vermem ve uslu uslu çilemi doldurmam gerekiyordur. Korkularımı bir yana bırakıp, her seferinde “bir daha bu kadar sevemem” demekten vazgeçip önüme bakmam gerekiyordur. Çünkü her seferinde daha çok sevebildim. Her yeni aşk bir öncekinden daha şiddetliydi. Kendimi açabildiğim ve bırakabildiğim ölçüde şiddetli. Bu da geçecek elbet, tekrar yüzüm gülecek. Belki de artık bu son seferle çilemi doldurmuşumdur.

Yeni hayat, yeni şans için af çalışmalarına devam…

Affedemeyenler için Seda Diker’in sitesinde bir yazı buldum.Bugün başladım tam 21 gün devam edeceğim. Hatta gerekirse 21 günden sonra da. Ta ki affedip bırakana kadar, ta ki içimdeki karanlık aydınlanana kadar. Seda Hanım’a da teşekkürler. Bu yazı bugün bir umut elimden tuttu. Sizlerle de paylaşmak istedim.

http://sedadikeratolyesi.com/makaleler/ask/affetme-calismasi/

Picasso’ya da ağlayan kadın tablosu için teşekkürler tabi aynı ben:)

 

 

Sıkı Sıkıya Tutunduğum Şeyleri Bırakabilmek…

Standard
Sıkı Sıkıya Tutunduğum Şeyleri Bırakabilmek…

 

Bazen öyle zor ki bırakmak… Yaşadıkça ve denedikçe farkediyorum. Bırakmak isteyip bırakamadıkça anlıyorum ne kadar zor olduğunu. Kendimi boş yere üzmeyi bırakmak istiyorum mesela ya da vücuduma çok zararlı olduğunu bildiğim o çikolatalı pastaları yemeyi. Veya eski sevgilimi düşünmeyi bırakmak istiyorum, kızınca kızıma sesimi yükseltmeyi de bırakmak istiyorum. Bırakmak istedikçe farkediyorum, ne kadar sıkı sıkıya tutunduğumu, geçmişe, anılarıma, alışkanlıklarıma. O kadar sıkı tutunmuşum ki sanki elime yapışmış hepsi, ne kadar bırakmak istesem de gitmiyorlar artık.

Bırakmak bir seçimdir aslında, seçim yaparsın ve bırakırsın. Peki ben defalarca kez seçtiğim halde neden hala bırakamıyorum? Kendime, kalbime, zihnime, bedenime söz geçirmek bu kadar mı zor? Evet zor çünkü bilinçaltımla tuttuğum bir şeyi bilincimle bırakamam. Önce bilinçaltımı ikna etmem gerek. Uzun vadede her zaman o kazanıyor çünkü, hep onun istediği oluyor. Bilinçaltım neden tutunuyor o tutunduğu şeye anlamam gerek. Anlarsam şayet, gösterirse bana nedenlerini işte o zaman bir şansım olabilir belki.

“Neden tutunuyorum eski sevgiliyle anılara? Geçmiş gitmiş, atı alan Üsküdar’ı geçmiş, peki ben neden hala geçmişte yaşıyorum? Bilinçaltım aslında neyi bırakamıyor? İçimdeki hangi boşluğu doldurdu da şimdi bu kadar büyük bir yokluk hissi ile boğuşuyorum? Neden mahrumiyet duygusu bu kadar ağır geliyor? Bir şeyden mahrum olmaya neden katlanamıyorum? Çikolatalı pastadan mahrum olmaya, veya sevgiliye hissettiğim o muhteşem duygulardan mahrum olmaya veya sakinken hissettiğim o huzurlu dinginlik duygusunu kaybetmeye neden dayanamıyorum? İçimde bazen farkettiğim o kocaman boşluk ne? Ne zaman oluştu ve ne zaman tamamen kaybolacak? Hala vakti gelmedi mi tam hissetmenin, bütün olmanın, kendimi sevmenin? Vakti gelmedi mi o boşluğu sadece kendi varlığımla doldurabilmenin? Onca kitap okudum, onca duygusal ve ruhsal çalışma yaptım hala bulamadım mı bu boşluğun çaresini? Peki ne zaman bulacağım?” İçimdeki paranoyak yedi(numerolojide 7. çakra) böylece ortaya çıkıyor ve ben kendime neden neden diye sorup aslında hiçbir soruya cevap veremiyorum. Bazen bütün cevapları bildiğimi sandığım bir an geliyor, kendimin ve etrafımdaki her şeyin farkında olduğum, o çok değerli an. Ama hayır doğru olmadı, cevapları bildiğimi sandığım değil aslında, cevapları merak etmeyi bıraktığım bir an:)

Bazen de farkettiğim her şeyi unutuveriyorum sanki bir kara delikte kaybolurcasına. Bir sarkaç misali bir uçtan diğer uca savruluyorum. Dengeyi arıyorum sürekli, kendi dengemi ve bilgeliğimi. Çünkü biliyorum ki, bilge ben gayet sakin aslında ve “Geçecek” diyor “Çok daha güzel günler, çok daha güzel anılar biriktireceksin, az bekle. Sadece bekle…Hatta belki de biriktirmeye başladın bile ama henüz farkında değilsin;)”

Neden “Şifa”lanmayı seçiyorum?

Standard
Neden “Şifa”lanmayı seçiyorum?

Öncelikle evrenin enerjiden oluştuğunu kabul ettim. Evren enerjiden oluşuyorsa, insanın da ve dolayısı ile bedenimin de enerjiden oluştuğunu kabul ettim. Enerji bedenimde belli bir ritimde akması gereken enerjinin engellere takıldığında ve ritmi bozulduğunda hastalıklara yol açtığını anladım. Buraya kadar anladım ama sonra evrendeki her şeyi aklımla anlamaya çalışmanın boş bir çaba olduğunu farkettim:) Çünkü sezgilerim de var, çünkü bedenim de var, çünkü duygularım da var ve ben aklım için diğer hepsinden vazgeçmemem gerektiğini, birini diğerine seçmemem gerektiğini öğrendim.

Atesit olduğumu sanarken, evreni anlamaya başladıkça hepimzinden üstün ve yaratıcı bir gücün varlığına inanmayı seçmeye başladım. Yani Yaradan’a inanmayı. Yaradan’ın da enerjiden oluştuğunu ve hepimizin aslında aynı özden geldiğimizi öğrendim. Hepimizin içinde Yaradan’dan bir parça olduğunu ve Yaradan’da hepimizden bir parça olduğunu. Hepimizin enerjiden oluştuğumuzu yani aslında bir olduğumuzu.

Sadece tıbba, sadece doktorlara inanmanın ve güvenmenin ve geri kalan her şeyi reddetmenin bir tür ahmaklık olduğunu farkettim. Tıp biliminin ve tıbbi tedavilerin sadece aklı temsil ettiğini ve tamamen iyileşmek için sadece aklın hiçbir zaman yeterli olmadığını keşfettim. Yaşamak için sadece aklın yetmediği gibi. Beni oluşturan enerji ile tanıştıkça ve onu anladıkça esas “şifa” nın ne demek olduğunu anladım. Tıp sadece bozulan makinemizi tamir eder. Ancak makineyi bozan biziz ve makineyi doğru kullanmayı öğrenmezsek onu tekrar tekrar bozabiliriz onu anladım.

Makinemizi bozmadan kulanmak için de yine sadece aklımızın yetmediğini, duygularımızı da, sezgilerimizi de ve bedenimizi de dinlememiz gerektiğini öğrendim. Ruh, zihin ve beden bütünlüğünün hayatta kalmak ve sağlıkla güzel bir hayat sürmek için ne kadar önemli olduğunu anladım ve öğrendiklerimi uyguladıkça bunun doğruluğunu tüm benliğimle hissettim.

Şimdi kişisel amacım makine henüz bozulmadan ne yapmam gerektiğini anlayıp harekete geçmek, mevcut blokajları temizleyerek daha sağlam ve yaşam enerjisinin kolaylıkla aktığı bir enerji bedenine sahip olmak. Sonra da merak edenlerinizle öğrendiklerimi paylaşmak ve sizleri alanında uzman kişilerle buluşturup şifalanmanıza aracı olmak. Şifalanmak için ille de hasta olmayı beklemek zorunda değiliz. Şu anda bile hepimizde az veya çok bir çok blokaj var. Bu blokajları ne kadar erken farkedip kaldırırsak yerine o kadar olumlu ve bilinçli enerji koyarak farklı bir hayata adım atarız.

Başka türlü bir hayat mümkünmüş, yaşadığım hayat ne kadar harika görünse de aslında özümden çok uzakta olduğumu anladım. Şimdi aylardır şifa çalışmaları yapıyor ve bazı anlarda gerçekten yaşamın tüm enerjisinin bedenimde aktığını hissediyorum. Ve hiçbir neden yokken coşku ve mutlulukla doluyorum. Sadece varolduğum ve varolduğumu hissedebildiğim için!

Merak ediyorsanız bir adım atın ve bana yazın:) Gerisi hazır olduğunuzda gelir;)

 

İsmimizin Gizli Gücü- Rafet Gökhan Ayyüce Röportaj- Milliyet

Standard
İsmimizin Gizli Gücü- Rafet Gökhan Ayyüce Röportaj- Milliyet

Birçok öğreti aynı şeyi söylüyor Titreşimlerimizin gücüyle yaşıyoruz. Yani frekansımız dünyanınkiyle uyumluysa daha başarılı, mutlu, bolluk bereket içinde sürdürüyoruz bu hayattaki serüvenimizi. İsmimiz ve soyadımızın yaşamımıza damga vurduğunu söylüyor Sayıların Gizemi adlı kitabın yazarı Rafet Gökhan Ayyüce.

*Siz şimdi ismin neyse oysun İsmin neyse kaderini ona göre yaşarsın mı diyorsunuz?

Hem evet hem de hayır. Bütün ruh varlıkları doğmadan önceki ahiret boyutunda kendi yaşam planlarını kabataslak yapar ve bir kontrata imza atarak gelir. Yani doğacağımız yeri, zamanı, aileyi kendimiz seçeriz. Fakat bunu ancak önceki hayatlarımızın birikimi ile oluşan bir karmanın sonucu olarak yaparız. Keyfekeder bir seçim değildir bu, menüden ısmarlar gibi seçemeyiz ancak başardığımız dersler sonucu imkanlar bize sunulur. Doğarken bunu unuturuz “yahu bunları niye yaşıyorum” diye şikayet ederiz. İnsanların aklında hemen şöyle bir itiraz yükseliyor: “Eğer kaderimiz alnımıza yazılmışsa, bireysel iradeye ne oldu?”

 

Evren sesle yaratıldığından dolayı sese dair titreşim unsurları olan harfleri her ruh varlığı kendi kişisel müziğinin notaları olarak seçip gelirler. Alemleri yazılım ve donanım olarak ikiye ayırırsak fizik alemde bir karakter oluşturabilmemiz için yazılım boyutundan bir programlama dili alıp gelmemiz gerekir. Bu karakteri de ancak gezegenlerden aldığımız tesirleri yoğunlaştıracak antenler vasıtasıyla yaparız, bu antenler harflerimizdir yani adı olmayan bir şeyin karakteri olmaz.

Soruya geri dönersek eğer, hayır arabanın modelini yani karakterimizi seçerken mutlak özgürüz diyemeyiz lakin ona nasıl baktığımız, sürdüğümüz ve nereye gitmek istediğimiz konusunda evet özgürüz.

*Yani şimdi anneler babalar soyadlarını koyacaklar önlerine, uygun ismi seçecekler ki çocukları şahane bir hayat yaşasın. Doğumlar da sezeryan olmalı ya da önce doğum sonra isim

Hayır olay bu kadar basit değil. Yukarıda yapılan tasarım en doğru tasarımdır. Aşağıdan gelip ahkam kesmeden önce kadiri mutlağın muradına vakıf olup büyük tabloyu idrak etmek gerekir. Bize aileler çocuklarına isim koyma konusunda danıştıkları zaman hemen isim önermiyoruz. Öncelikle ailedeki bireylerin tasarımlarını dikkatlice analiz ederek bu aileyi seçen bir ruh varlığının niyetlerini anlamaya çalışıyoruz. Örneğin ailede yaşlı ve tecrübeli ruh varlıkları varsa gelecek olan ruhun da öyle olduğuna hükmedebiliriz. Benzer dersleri çalışan varlıklar doğal ruh aileleri olarak birbirlerini seçerek doğarlar. Bebeğin olası karmik borçlarını ailenin genel açılımına bakarak tespit ettikten sonra anneye “siz ne koymayı düşündünüz” sorusunu yöneltiyoruz. Harflerden alamadığı özellikleri doğum tarihinden takviye alarak destekleyeceği için önce doğumun gerçekleşmesini bekliyoruz. Neleri halletmek istediği doğum tarihinde gözüktüğünden, hangi özelliklerin zaten hali hazırda isimden gelerek önceki hayatlarda halledildiğini anlıyoruz. Ondan sonra çocuğun ana kulvarını yani yaşam amacını etkilemeyen şekilde ailenin koyduğu ismin yanına göbek adı olarak önermekteyiz. Annenin ikinci çakrayı sıfırdan açtığı durumlar, yani rahim bölgesinde sıkıntı gözüken tasarımlar haricinde sezeryan yerine her zaman normal doğumu önermekteyiz. Doğan çocuğa söz hakkı vermeden, onun niyetlerini anlamadan bir dayatma yapılması söz konusu değildir. Çünkü ilahi yasa bize bir isim koyduğumuz için bir sonucun ortaya çıktığını değil, lakin tam tersine, zaten doğuşu beklenen bir ruh varlığı geldiği için bir ismin koyulabildiğini, yani tezahürün üst realitede hazırlandığını öğretir.

*Bir inanışa göre hangi isimle dünyaya geleceğimiz zaten belliymiş. Yani ebeveynler isim koyduk diye kendilerini mi kandırıyorlar? Kavga edenler bile var, senin babanın ismi benim babamın ismi diye Bu durumda yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan durumu sözkonusu olmuyor mu?

Bütün ruh varlığı isimlerini ve doğum tarihlerini kendileri seçip gelirler, böyle olmasaydı istatistiksel olarak tasarımlarda harflerden getirilemeyen özelliklerin yüzde doksan dokuz oranında doğum tarihlerinden takviye edilme çabasına rastlayamazdık. Ailedeki en yüksek psişik hassasiyeti olan varlığa bebeğin ruhu doğru olarak ilham edecektir. Bebeğin ruhu henüz zaman ve mekan unsurları tarafında engellenmediği için operasyonu başarıyla tamamlayacak teçhizata sahiptir.

*Doğum tarihi mi isim mi daha etkili?

Harfler önceki hayatlarda liyakat gösterilip hak kazanılmış özelliklerin, doğum tarihi ise bu yaşam kontratında başarılması arzulanan özelliklerin ifadesi olarak okunabilir. Dolayısıyla harfler hali hazırda zaten geçmişte yaşanmış olan tarihsel tezahür alanını, doğum tarihi ise gelecekte yaşanması hedeflenen potansiyel tezahür alanını gösterir. Uygarlık tarihi açısından bakarsak, doğu geleneklerinde harfin, batı geleneklerinde ise sayının daha ön planda ele alındığını görmekteyiz. Anadolu Nümerolojisi ekolü ise bunlardan herhangi birinin diğerine üstünlüğünü reddederek, her iki tesir mekanizmasına da eşit önemi atfeder. Çünkü hem harf hem de sayı aynı yaratıcı enerjini farklı boyutlardaki tezahürleridir.

*Peki ya kızlar evlenirken ne olacak? İsimlerine uygun soyad mı seçecekler yoksa yeni soyadlarına uyumlu olarak gerekirse isimlerini mi değiştirecekler?

Sistem öylesine mükemmel işliyor ki eğer nadir vakalarda gördüğümüz yaşam amacı yolundan tamamen sapılmış değilse, büyük oranda zaten gerekli harflerin olduğu soyadlarına doğru çekilim duymaktayız. Kiminle evleneceğimiz de, biz raydan çıkmadıysak plan dahilinde bellidir. Beş yıllık kişisel tecrübemde çok büyük oranda evlilik sonucu gerekli eksiklerin tamamlandığını, bunun olmadığı durumların boşanmayla sonuçlandığını gördük. Nikahta keramet vardır çünkü başka bir ailenin karmasına dahil olmak sözkonusudur.

*Şimdi benden yola çıkalım Neslihan Özyükseler Tanış 21.08.1975 nedir durumum doktor? Yaşayacak mıyım?

Nümeroloji bilgisi çakraların işlev ve kavramlarına hakim olmaktan geçer. Evrende aklınıza gelebilecek bütün kavramlar mutlaka bir çakrayla alakalıdır. Her çakra basitten karmaşığa doğru giden bir zeka biçimidir. Dolayısıyla çakralardan akan nur enerjisinin yüzü suyu hürmetiyle bu boyuttaki yaşam devam eder. Tekamülün nihayi hedefi bizim bütün çakralarda aynı ustalıkla işlev gösterebilmemizdir. Alfabenin harflerini çakralarımıza göre dağıttığımız zaman, hangi çakramızın ayarında sorun olduğunu tespit edebiliyoruz. Bunun için tablomuza göre soruda bahsi geçen ismi analiz edelim.

1    2        3      4      5       6        7      8       9

A     B     C/Ç    D     E       F     G/Ğ    H      I/İ

J     K      L       M     N    O/Ö    P       Q      R

S/Ş   T     U/Ü    V      W     X     Y       Z

Çakraların fonksiyonları kısaca şöyle özetlenebilir:

  1. Kulvar: Lider tip, ben ve benim demek, inisiyatif ele almak, köklenme, yaratıcılık.
  2. Kulvar: Aşık tip, sen ve senin demek, başkalarının duygu ve düşüncelerine uyumlanma.
  3. Kulvar: Oyuncu tip, bireysel ifade duyarlılığı, egoyu tanımlama, kelimelere yatkınlık.
  4. Kulvar: Muhafazakar tip, biz ve bizim demek, büyük kavram ve değerleri koruma.
  5. Kulvar: Yenilikçi tip, sosyalleşme, merak, hayat tecrübesi edinme, dünyayı keşfetme.
  6. Kulvar: Ebeveyn tip, aile değerleri, huzur, sükunet, sorumluluk, farkındalık, denge.
  7. Kulvar: Ruhsal tip, analiz etme, ayrıştırma, derin düşünme, tefekkür, inziva, bilgi.
  8. Kulvar: Dünyevi tip, yönetim, iktidar, maliye, ekonomi, organizasyon, mülk hakimiyeti, siyaset.
  9. Kulvar: Sanatçı tip, hümanizm, merhamet, çocuksu saflık, duygusallık, sentez, sanatsal ilham, bilgelik.

Çakralara göre harflerin dökümü: Neslihan Özyükseler (Tanış)

9 x x x

8 x x

7 x

6 x

5 x x x x x x

4  —

3 x x x

2 x x

1 x x x x

Oldukça yaşlı ve tecrübeli bir ruh varlığıyla karşı karşıyayız. Tek eksik dersi olan dördüncü çakra haricinde harfler full çekiyor yani her meziyetten rahatça besleniyor. Evrendeki uzmanlık alanı en çok harfe sahip olduğu beşinci çakradan önceki hayatlarda Kızılderili olduğunu, gezmeyi eğlenmeyi sevdiğini, kendisi dışa dönük aşırı eleştirel olduğu halde eleştiriye pek açık olmadığını görmekteyiz. Boğaz bölgesi hassastır, ilk olarak oradan hastalığa yakalanır. Yabancı dillere yeteneği ve yurt dışında gezme arzusu yoğun. Keşfetme merakı yüksek ve başladığı işi bitiremeden yarım bırakmaya meyilli. Dödüncü çakrayı sıfırdan açtığı için bu hayat dersleri sabır, sebat, sadakat, teslim olma, toplumsal geleneklere uyumlanma ve bir gelenekten feyz alma yani köklenme ve aidiyet sorununun çözmektir diyebiliriz. Bedenini dinlemeyi ve zihnini yavaşlatmayı öğrenmesi için yoğun nefes çalışarak kendini yavaşlatmalıdır. Acelecilik onun düşmanı olacaktır. Canı çabuk sıkılır, sakarlıkta üstüne yoktur. Lafını sakınmaz, evlilik öncesi ilişkilerde kalbi kırılacaktır. Yoga ve spor benzeri pratiklerden meditatif fayda görür. Bedeniyle barışması ve onurlandırması gerekir.

Doğum tarihinden gelen takviyelere bakacak olursak:

Dan Millmann yöntemine göre kulvarı: 33/6 ( kelimelerle arası iyidir, işinde mükemmeliyetçidir)

Pin kodu yani seri üretim numarası:

3 8 4 6 9

2  3

5       4

 

Pin kodunda üçüncü hanede eksik olan tek çakrası olan dörde takviye alarak düzgün bir tasarım arz ediyor. Harflerdeki beş tazyiki beşinci hanedeki dokuzu duyarlı hale getirirken dokuzuncu hanedeki dört ise bu hayatı tamamlamadan önce dörtteki boşluğu mutlaka dolduracağını gösteriyor. Takviyeleri eksikliklerini gözettiğinden dolayı ek isim alınmasına gerek yoktur.

*İlla nüfus cüzdanında değişiklik yapmalı mıyım? Telefonuma başka bir isim filan eklesem, odasının kapısına Mehmet yazsam olmaz mı?

Eğer tasarımda takviyeler zayıfsa ek isim öneriyoruz. Önerdiğimiz ismin realitede gücü olması için mutlaka toplumsal alanda seslendirilerek ifade edilmesi gerekiyor. Nüfusa geçirmek daha hızlı fayda gösterir. Kamusal alanda kişi kendini hangi lakap veya statü ile ifade ediyorsa oralardan beslenir.

*Arda Turan mesela Futbol filan hikaye ismi yüzünden mi Barselona’da şu anda?

Dördüncü çakradaki aşırı ısrarından doğuştan yetenekli bir sporcu olduğunu görmekteyiz.

*A ile başlayan ve A ile biten isimlerin zenginlik enerjisi taşıdığı söyleniyor?

Öğrencilerimizin dile getirdiği üzere, medyada sürekli olarak temcit pilavı gibi tek tek harflerin karakteristiklerine dair yorumların oldukça popüler oluşunu onaylamamaktayız. Yani “Efendim şu harf böyledir, bu harf böyledir,” diye inceleme yapmak mümkünse de, bizleri çıkmaz sokaklara saptıracağı kanısındayız.

Bu kadar bilimsel ve matematiksel olan teknik bir konun kişiler tarafından otomatikman duygusal olarak ele alınma riskini bizzat yaşayarak gördük. “Ya bak işte bende şu harf varmış da, yok efendim şöyle etkisi varmış, kısmetim kapanıyormuş, o yüzden adam olamıyormuşum,” gibisinden yaklaşımlar maalesef dokuzuncu çakra harf yoğunluğu had safhada olan ülkemiz insanının abartılı duygusallığını sıkça tetiklemektedir. Eğer genel kompozisyonu ve büyük tabloyu unutup, sistemin matriks misali işleyiş mantığını gözden kaçırıp ayrıntılarda boğulursak, üzülerek şahit olduğum ve esefle kınadığım şu gibi yorumlar yapma tuzağına düşmek kaçınılmaz olur;  “Ahmet ismi şöyledir, Mehmet ismi böyledir” veya “Ayşe ismi böyledir. Fatma ismi böyledir,” . Bu yorumlar tamamen yanlış olmasa da (çünkü tek tek harflerin bulunduğu çakradan dolayı güçlü etkileri vardır) bizi ana kulvarımızı, hayat derslerimizi ve karmik borçlarımızı fark edip, İlahi İrade Yasalarına nasıl uyumlanacağımızı anlamaktan alıkoyacaktır. Bu tarzda yorum yapan kişiler iyi niyetli amatör bir çaba içerisindeler. Ancak genel esasları anlasalar da, püf noktaları fark edecek kadar çok sayıda insanla görüşme ve analiz yapmayıp nüfusun geneline istatistiksel metodla inemediklerinden dolayı, hataya düşmeleri maalesef kaçınılmaz oluyor. Böylelikle en son söylenmesi gereken en az öneme sahip etkenleri en başta söyleyip, en önemlisiymiş gibi sunma gafletine düşüyorlar.

*Acun Ilıcalı peki? Bir sürü trajedi yaşamış gençliğinde. Şimdi her el attığı işe nur yağıyor? ismi değişmedi, değişen ne?

Acun örneğinde üçüncü çakra harfleri olan ç c l u ü grubunda yoğun ısrar onun savaşçı ve mücadeleci ekolde uzman olduğunu, ellerinin becerikli ve organizasyonunun kuvvetli olduğunu gösteriyor. Bu çakranın meslek grupları arasında sahnede olmak, iletişim ve insanları eğlendirmek bulunduğu için bu kişi fıtratındaki en güçlü yerden değer yarattığı için doğal olarak başarıyı kendiliğinden yakalayabiliyor.

*Gülben Ergen eşinin soyadını kullanmalı mı yoksa Gülben Ergen olarak mı kalmalı iş yaşamında?

Eşinin soyadının kızlık ile beraber kullanılması bütün kadınlara faydalı olacaktır.

*Boşanmalar da mı isimlerin uyumsuzluğu yüzünden?

Hayır ilişki sentezlerinde isimleri değil doğum tarihlerini kullanarak hesap yapmaktayız.

*Peki kitap ve film isimlerinin tiraj ve gişelerde faydası var mı?

Evet dizi isimlerinden tutun da bir alışveriş merkezine girdiğinizde tabelalarda okuyacağınız marka isimlerinin harflerine göre sektörel dağılımı dahi etkili olmaktadır. Merak edenler kaç markada tasarım ve güzellik olgusunu işaret eden altıncı çakra harflerini ( f o ö  x ) bulunduğunu araştırabilirler. Bütün büyük markalarda bu harflerin kullanıldığını görerek şaşıracaklardır.

*Bir arkadaşımın kızı Özde Yıldırım olacaktı. Hamileyken sizin kitabınızı okuduğumu bildiği için bana sordu. Ona Azra eklemesini söyledim. iyilik mi yaptım kötülük mü?

Tebrik ederim alt çakralardan ciddi travmalara yol açabilecek eksikliği gayet uygun şekilde takviyesini sağlamışsınız, bize danışılsaydı benzer bir sonuç çıkacaktı. Ama şunu unutmayalım ki bu çocuğun kader planında annesine destek önermeniz için size danışılması zaten vardı.

*Kapı numaralarının etkisi var mı? Mesela kabala eğitiminde 50 numarada oturanların spiritüel yükseliş yaşadıkları, 10 ve 20 numaralı kapıların maddi yükseliş yaşayıp maddeye fazla bağlanırlarsa kaybetmekle sınandıklarını öğrendim? Sizin görüşünüz nedir?Yani ofis, ev vs alırken, taşınırken neleri dikkate alalım?

Sayıların ve harflerin kullanıldığı her ortamın bize  etkisi vardır. Lakin bu etkiler çok cüzi miktarda gerçekleşir. Yaşadığınız şehir adından tutun semt adına, adresiniz ve telefon numaranız dahi size yaşam amacınızda destek olacak şekilde ilahi nizam tarafından kodlanır. Neslihan Hanım, eğer ana kulvarı dört eden İstanbul’a yerleşmek üzere danışsaydınız, bu çakradaki sabıkanızdan dolayı bir daha düşünün diyecektim.🙂

Aşkı mı arıyorsunuz? Tekrar aşık olmak mı istiyorsunuz? İşte size aşkı getirecek 36 soru!

Standard
Aşkı mı arıyorsunuz? Tekrar aşık olmak mı istiyorsunuz? İşte size aşkı getirecek 36 soru!

 

Aşkı mı arıyorsunuz? Tekrar aşık olmak mı istiyorsunuz? Bob Marrow, samimiyeti ve ilişkide derinleşmeyi yaratan veya kaybedilen derinliğin yeniden kazanılmasını sağlayan soruların peşine düşmüş ve bizler için listelemiş.

 

Dr. Arthur Arons adlı bir psikolog, 20 yıl önce bir deney yapmış ve birbirini hiç tanımayan bir kadın ile bir erkeği labaratuvar ortamında bir araya getirmiş. Bu kadın ve erkek birbirlerine 36 tane fazlasıyla kişisel soru sormuşlar ve ardından 4 dakika boyunca birbirlerinin gözlerinin içine bakmışlar. Ve kısa yoldan aşık olmuşlar:) Tabi bu noktada ikisinin de aşık olmak istemesi ve buna hazır olması durumun gerçekleşmesine yardımcı olmuş. Böylece deneyin sağladığı kısa yol sayesinde binlerce dolarlık akşam yemeği faturasından, buluşmalar için harcanan onca zamandan ve sayısız, heyecanlı ve gergin mesajlaşma anlarından tasarruf etmiş oluyorsunuz:)

Akıllı telefonunuzun saatini 4 dakikaya kurmayı ve bir insanın gözlerinin içine nasıl bakacağınızı biliyorsunuz. Peki şu 36 tane gittikçe artarak kişiselleşen soruları biliyor musunuz?

♦◊♦

Sorulara cevap vermek riskli çünkü sizin kendiniz gittikçe daha da gözler önüne sermenizi sağlıyorlar. Ve eğer duygusal derinlik ve mahremiyet sağlandıysa, deney devam ettikçe, kıyafetleri çıkarma aşamasına da gelebilirsiniz. Eğer ilişkinizde bocalıyorsanız ve ilişki sisteminizin yeniden yüklenmesine- reboot- ihtiyaç duyuyorsanız, bu deney aranızdaki ayrı düşmeden önce hissetiğiniz aşkı tekrar alevlendirebilir.

Sorulara cevap vermeyi bitirdikten sonra ve 4 dakikalık birbirinin gözünün içine bakma yarışmasına başlamadan önce, ne dilediğinize dikkat edin çünkü gerçek olabilir.

♦◊♦

Bu deneyi ister bir labaratuvarda, ister restoranda ister evinizde veya başka bir yerde deneyebilir ve dilerseniz sonuçları yorum kısmında bizlerle paylaşabilirsiniz.

Sorular:

Bu dünyada istediğin herhangi bir kişiyi akşam yemeğinde ağırlayabilecek olsan kimi konuk olarak davet ederdin?

Ünlü olmak ister miydin? Hangi şekilde?

Telefon araması yapmadan önce, hiç ne söyleyeceğini prova ettiğin olur mu? Neden?

____

Senin için mükemmel bir gün nasıl olurdu?

En son ne zaman kendine şarkı söyledin? Peki bir başkasına?

Eğer 90 yaşına kadar yaşasaydın ve 30 yaşındaki kafanı veya bedenini sonraki 60 yıl boyunca koruyabilecek olsaydın, hangisini isterdin?

Nasıl öleceğin ile ilgili kimse ile paylaşmadığın bir önsezin var mı?

____

İkinizde ortak olan üç özellik söyle.

Hayatında en çok ne için şükran duyuyorsun?

Yetiştirilme tarzın ile ilgili olarak herhangi bir şeyi değiştirme şansın olsaydı, neyi değiştirirdin?

Hayatının hikayesini mümkün olduğu kadar detaylı anlatman için 4 dakikan var.

____

Yarın yeni bir özellik veya yetenek kazanmış olarak uyanacak olsaydın bu ne olurdu?

Eğer kristal bir küre sana seninle, hayatınla, geleceğinle ilgili gerçekleri veya harhangi bir başka şeyi anlatabilseydi neyi bilmek isterdin?

Çok uzun süredir yapmayı düşlediğin bir şey var mı? Neden yapmadın?

Hayatındaki en büyük başarın nedir?

____

Arkadaşlıkta en çok neye değer verirsin?

En değerli hatıran-anın nedir?

En berbat hatıran-anın nedir?

Eğer bir yıl içerisinde aniden öleceğini bilseydin, şu anki hayatında ve yaşam tarzında herhangi bir şeyi değiştirir miydin? Neden?

____

Senin için arkadaşlık ne demektir?

Aşk ve etkilenme senin hayatında nasıl bir rol oynuyor?

Birlikte olduğun insanda pozitif olarak değerlendirdiğin karakteristik özellikleri arka arkaya seri bir şekilde sıralar mısın? Her iki tarafın da 5’er tane özellik sayması gerek.

Aile ilişkileriniz ne kadar sıcak ve yakındı? Çocukluğunun bir çok diğer insanınkinden daha mutlu geçtiğini hissediyor musun?

____

Annenle ilişkin hakkında nasıl hissediyorsun?

3 tane doğru “Biz …..” cümlesi kurun. Örneğin “Biz bu odada … hissediyoruz.”

Bu cümleyi tamamla: “Keşke ….’ı/i paylaşabileceğim bir insan olsaydı.”

Eğer yanında olduğun kişi ile yakın arkadaş olacaksan, onun seninle ilgili önemli olan neyi bilmesini isterdin.

Karşındaki kişiye onunla ilgili neyi sevdiğini söyle. Çok dürüst ol ve normalde henüz yeni tanıştığın bir insana söylemeyeceğin şeyleri söyle.

____

Hayatında utanç duyduğun anlardan birisini paylaş.

En son ne zaman bir başkasının önünde ağladın? Peki tek başınayken ne zaman ağladın?

Karşındaki kişiye onda şimdiden hoşlandığın bir şeyi söyle.

Senin için ne şakası bile yapılmayacak kadar ciddidir?

____

Bu akşam kimse ile iletişim kuramadan ölecek olsaydın, en çok kime ve neyi söylemeiğin için pişman olurdun? Neden henüz söylemedin?

Sahip olduğun her şeyin içinde olduğu evin yanıyor. Sevdiğin insanları ve hayvanları kurtardıktan sonra son bir şeyi kurtarmak için vaktin var. O şey ne olurdu? Ve neden?

Ailendeki tüm insanlardan hangisinin ölümü senin için en çok yıkıcı olurdu? Neden?

Kişisel bir problemini paylaş ve konuyu nasıl halledeceğin hakkında tavsiye iste. Ve paylaşmayı seçtiğin problemle ilgili senin nasıl hissettiğin konusunda gözlemlerini/ondaki yansımanı sor.

♦◊♦

İşte bu kadar! Tam 36 soru. Aşık olmanıza neen oldu mu? Veya birbirnize tekrar aşık olmanıza?

-Yazının orjinali ve daha fazlası için: http://goodmenproject.com/featured-content/hlg-36-questions-can-make-two-strangers-fall-love/#sthash.4oxRo0yK.dpuf